II.Murat

(II. Murat مراد ثانى ) Koca Murad olarak da anılır; ( Haziran 1404, Amasya – ö. 3 Şubat 1451, Edirne), 6. Osmanlı padişahı.Babası Çelebi Mehmed, annesi Dulkadiroğulları Beyliği‘nden Emine Hatun‘dur. Fatih Sultan Mehmed‘in babasıdır. Amasya’da doğan Sultan Murad; babasının Edirne’de 1421 yılında ölümüne kadar Amasya’da Sancakbeyliği yapmıştır. Babasının ölüm haberi üzerine henüz 19 yaşındayken tahta çıkmıştır.Sultan İkincMurad, soyunun Kayı boyuna mensubiyetini göstermek için, sikkelerine, Kayı boyuna ait iki ok ve bir yaydan müteşekkil damgayı koydurmuştur. Sonraki padişahların bastırdıkları sikkelerde görülmeyen Kayı damgası, Kanunî’ye kadar çeşitli eşya ve silâhlar üzerine konulmasına devam edilmiştir.II.Murad; bazı kaynaklara göre 1402‘de, bazılarına göre ise 1404‘de Amasya‘da dünyaya geldi. İlk çocukluk yılları Amasya’da geçti. 1410′da babasıyla Bursa’ya gelerek orada saray eğitimi aldı. 1415‘de lalası Yörgüç Paşa ile Amasya‘da Rum ve Danışmendiye eyaleti valisi olarak görevlendirildi ve tahta çıkıncaya kadar 6 yıl bu görevi yaptı. 1416da bölgesi askeri başında Börklüce Mustafa‘nın İzmir ve Saruhan tarafında çıkardığı ayaklanmaların bastırılmasında görev aldı. 1418′de Sonraki lalası Hamza Bey ile Çandaroğullarından Samsun‘u aldı. Babası I. Mehmet Edirne’de bir av kazası sonunda ağır yaralanınca ölüm yatağında devletin idaresinin biran evvel oğlu Murat’a devrini vasiyete etti ve Murat Amasya’dan tahta geçme töreni yapılacak Bursa’ya gelinceye kadar devlet adamları babasının ölümünü sakladılar. Murat 25 Haziran 1421‘de Bursa‘da gelip culûs ve biat törenleri yapılıp devletin ileri gelenleri ve yeniçerilerin desteğiyle 17 yaşındayken tahta çıktı.

Venedik’le savaş ve Selanik’in fethi

Konstantinopolis kuşatması sırasında Venedikliler Selanik ve Mora‘yı kendi denetimleri altına almak için Bizans ile görüşmeler başlatmışlar ve 1423‘te o sırada Osmanlı ablukası altında olan Selanik’e sahip olmuşlardı. Bunun üzerine Konstantinopolis’in de Venediklilere bırakılabileceği endişesiyle Murat 1424 yılında Cenevizliler aracılığıyla Bizans ile bir antlaşma yaptı. Bu antlaşmaya göre imparator her yıl vergi olarak 30.000 duka altın vermeyi ve Ankara Savaşı‘nın ardından Bizans’ın eline geçmiş olan Ege ve Karadeniz kıyılarındaki toprakları Osmanlılar’a iade etmeyi kabul etti.

Anadolu’da tekrar savaş

1425 Anadolu‘da birlikli ve Tuna‘yı sağlama çalışmalarına girişti. Önce Düzmece Mustafa vakasında Aydınoğlu Beyliği verilen İzmiroğlu Cüneyd Bey ile uğraşıldı. Cüneyd Bey ardı ardına gerçek ve sahte şehzade ayaklanmalarına destek vermişti. Önce Şehzade İsmail’e isyanında yardım etmiş ve 1425de ise Selanik’te Venedik desteği ile isyan çıkaran kimliği bilinmeyen yeni bir Duzmece Mustafa’ya destek vermisti. II. Murat Cenevizlilere tekrar Karadeniz’de bulunan liman kolonilerini geri verip onlarla anlaşarak Midilli ve Sakız’dan getirilen Ceneviz filoları kullanarak Cüneyt Bey’in denizden destek sağlamasina engel oldu. Sonra bir kara ordusuyla uzun süren bir uğraştan sonra 1426da Cüneyd Bey, ailesi ve hanedanının diğer mensupları yakalanarak hepsi idam edildi.Sonra Menteşe ve Teke beylikleri Osmanlı topraklarına katıldı. Fakat daha doğuda bulunan Karaman ve Candarlı beyliklerin egemenliklerine son verilmedi. Buna bir neden bu siyasetin Timur’un yerine geçen Şahruh’un bir zamanlar Selçuklular ve İlhanlılar’ın hükümdarlığı altında bulunan bütün arazilerin üstünde hak iddia etmesi ve bir istila hareketine girişmesi tehdidi idi.1429‘da erkek çocuğu olmayan Germiyanoğlu II. Yakup Bey‘in ölümünün ardından vasiyeti üzerine Germiyanoğulları Beyliği Osmanlı topraklarına katıldı.Murat Anadolu’da barışı sağladıktan sonra tüm gücünü Venediklilere yöneltti ve 1430′da Selanik’i, ardından da Yanya‘yı ele geçirdi.

1444 buhranı, tahttan çekilmesi ve Varna Muharebesi

Hunyadi Yanoş önderliğindeki ordunun İzladi’de durdurulmasının ardından Murat Macarlar ile barış görüşmeleri için girişimlerde bulundu. 1444‘ün Haziran ayında taraflar arasında tarihte Edirne-Segedin olarak bilinen bir anlaşmaya varıldı. Anlaşmaya göre Sırp Despotluğu 1427′deki sınırlarıyla Brankoviç‘e iade edilecek, Macarlar Bulgaristan üzerindeki iddialarından vazgeçecekler, Osmanlılar ve Macarlar Tuna‘yı geçmemeyi taahüt edecekti.Bu antlaşmanın ardından Murat, oğlu Mehmet‘i Edirne‘ye getirtti ve onu başkentte “kaymakam” olarak bıraktıktan sonra Karamanlılar ile ilgilenmek üzere Anadolu‘ya geçti. Ağustos ayında Yenişehir antlaşması ile Akşehir ve Beyşehir‘i Karamanlılara bıraktı. Bu şekilde hem batıda hem doğuda barışı sağladığını düşünüyordu. Murat bu antlaşmanın ardından oğlundan yana tahttan çekildi. Bu hareketinin arkasındaki başlıca sebep Konstantinopolis‘te Doğu Roma‘nın himayesinde olan ve Osmanlı tahtında hak iddia eden Orhan Çelebi’ye karşı oğlunun tahta yerleşmesini sağlamaktı.Ağustos ayında Macar Kralı Ladislas Osmanlılar’la yaptığı antlaşmayı geçersiz sayarak yeni bir haçlı seferine çıkacağını duyurdu. Aralarında Arnavutluk‘ta babasının mirasında hak iddia eden İskender Bey‘in de bulunduğu Rumeli‘deki eski yerel hanedanlar Osmanlılar’a karşı silahlandı. Bu haber Edirne’deki halkın bir bölümünün Anadolu’ya kaçmasına neden oldu. Aynı dönemde Orhan Çelebi de Dobruca‘ya giderek bir isyan girişiminde bulundu ancak bu girişim Şahabeddin Paşa tarafından önlendi. Macar ordusunun Tuna‘yı aştığı haberi üzerine Murat Edirne’ye geri çağrıldı. Murat 10 Kasım 1444‘te Varna Muharebesinde Macar ordusunu yenilgiye uğrattı. Kral Ladislas savaş meydanında öldü. Savaşın ardından Murat Edirne’de bir süre kaldıktan sonra oğlunun konumunu Konstantinopolis’teki müddeiye karşı korumak için Manisa‘ya çekildi.

Tahta dönüşü, Kosova Savaşı ve ölümü

Murat’ın Manisa‘ya çekildiği dönemde başkent Edirne‘de barış yanlısı Sadrazam Çandarlı Halil Paşa ile dış siyasette daha saldırgan tutum içinde olan Şahabeddin ve Zağanos paşalar arasında çekişme sürmekteydi. Sadrazam Halil Paşa bu dönemde Murat’a hâlen gerçek padişah muamelesi yapıyordu. Öte yandan Şahabeddin ve Zağanos paşalar ise genç padişah Mehmet‘i Doğu Roma‘ya karşı saldırmaya teşvik ediyorlardı. 1446 yılında muhtemelen Çandarlı Halil Paşa’nın düzenlediği bir yeniçeri isyanı durumu iyice zora soktu. Ayaklanan yeniçeriler Konstantinopolis‘teki müddei Orhan Çelebi’nin yanına gitme tehdidinde bulununca Sadrazam Halil Paşa Murat’ı Edirne’ye geri çağırdı ve Mayıs ayında tahta çıkardı.Murat ikinci saltanatında 1444 buhranında isyan eden Balkanlar‘daki yerel hanedanları boyun eğdirmekle uğraştı. Bunların arasında özellikle Arnavutluk‘ta İskender Bey ile meşgul olmuştur. 1446 yılında Mora despotuna karşı sefere çıktı. 1448‘de İskender Bey’e karşı birinci seferini yaptı. Aynı yıl Ekim ayında Kosova Savaşı‘nda Hunyadi‘nin ordusunu bir kere daha yenilgiye uğrattı. 1449‘da Eflak seferini, ertesi yıl da İskender Bey’e karşı ikinci seferini düzenledi. 1451‘de dinlenmek üzere çekildiği Edirne’deki Tunca‘daki bir adada felç geçirdi ve 3 Şubat günü öldü. Bursa‘da Muradiye Camii‘ndeki türbesine gömüldü. Öldüğünde Osmanlı Devleti 1402 yılında aldığı darbeden tamamıyla kurtulmuştu.

Koca Yusuf

Koca Yusuf:

Ününü bütün dünyaya yayan büyük pehlivan. 1857 yılında Şumnunun Karalar köyünde doğdu. Ufacık bir çocukken köyde danalarla boğuşmaya başladı, sonra kispeti ayağına geçirip güreşmeye koyuldu. Ünü önce Deliormanı, sonra Kırkpınarı kapladı. Türk güreşinin gelmiş geçmiş en büyük pehlivanı olarak ortaya çıktı. Avrupa ve Amerikada yaptığı bütün güreşleri kazandı. 1898 yılında Amerikadan dönerken bindiği vapurun batması sonucu öldü. Mezarı dahi yoktur. Koca Yusuf yalnız Türk güreşinde değil, güreş dünyasında da büyük bir zirvedir. Er meydanları Koca Yusufu, güreş tarihimizin en büyük pehlivanlarından biri olan ve 26 yıl Kırkpınarın başpehlivanlığını elinden bırakmayan ünlü Kel Aliçonun karşısında tanıdı ilk kez. 27inci yılda da başpehlivanlığı rakipsiz alacağını umarak Kırkpınara gelen Kel Aliço burada “Başa güreşeceğim” diyen Deliormanlı Yusuf isminde körpe bir çocukla karşılaştı. Herkes er meydanlarının pek yaman kurdu Kel Aliçonun bu “tüysüz kızan”ı karşısına çıktığına pişman edeceğini umuyordu. Ancak Deliormanlı Yusuf, öylesine yaman bir güreş çıkarıyordu ki, buna Kel Aliço da şaşırmış ve güreş alemindeki meşhur gaddarlığını dahi ortaya koymaktan çekinmemişti. Ancak saatler uzayıp gittiği halde Aliço neticeyi lehine çeviriyordu. Üstelik ilerlemiş bir yaşta bulunan ünlü pehlivanda yorgunluk alametleri başgöstermeye başlamış ve durumu tehlikeye düşmüştü. 26 yılın başpehlivanı Aliçonun böyle bir pehlivana yenilerek güreş dünyasındaki tahtını kaybetmesine kimsenin içi razı gelmiyordu. Havanın kararmasını fırsat bilenler güreşi yarıda bıraktırmak istediğinde Aliçonun gür sesi er meydanını kapladı:A be burası Kırkpınardır… Er meydanıdır buncağaz. Burada yenişene kadar güreş tutulur. Zift fıçıları, çıralar ne güne duruyor? Tutuşturun oncağazları… Pişmiş güreş bırakılır mı hiç? Bu kızancağıza yenilmek kaderimde varsa bırakın yensin beni… Hem ben artık bu er meydanlarından çekileceğim. Aliçoyu yenmektalihini bir daha bu Yusufcağız nerede bulacak? Aliçonun bu sözleri Yusufu öylesine duygulandırmıştı ki, gözyaşlarını tutamadı ve büyük ustanın eline sarılıp öptükten sonra titrek bir sesle ona adeta yalvardı: Ustaların ustası, pehlivanların pehlivanı, koçyiğit ağam benim! Gel bırakalım şu güreşi. Sözlerinle yendin sen beni. Elimde ayağımda derman komadın. Bu söylediklerinden sonra ben seni tutamam gayri. İstersen sen tut beni, vur sırtımı yere.Aliço da meydanı çevreleyen kalabalığı teşkil edenler gibi çok duygulanmıştı. Nerede ise ağlayacaktı. Deliormanlı Yusufun alnına sıcak bir bûse kondurdu:  Bu meydan bundan sonra senindir artık. Senin gibi bir pehlivan ortaya çıktıktan sonra gözüm arkada kalmadan ayrılacağım buralardan. Ödül de, başpehlivanlık da senindir. İkisine de güle güle sahip ol. İkisi de sana helal olsun oğul, dedi.
Ve o günden sonra Türk güreşinde Koca Yusufun devri başladı. Er meydanlarında kasırgalar yaratıp rakip tanımayan bir kuvvet olarak ortaya çıkan ve yalnız cüssesinden ötürü değil, güreş değerinden ötürü de “Koca” sıfatını alan büyük Türk pehlivanı yenecek rakip bırakmadı. Bunu fırsat bilen açıkgöz organizatörler onu Avrupaya götürdüler.Avrupadan sonra Amerikada yaptığı güreşleri de kazanan ve dünyanın en ünlü pehlivanlarını sıraya dizen Koca Yusufa Amerikada milyoner bir kadın aşık olmuştu. Bu kuvvet ilahından çocuk sahibi olmak istiyordu. Yusuf bunu işittiği zaman, “Ben buraya damızlık gelmedim” diye kükredi. Avrupa ve Amerikadaki güreşlerinden 800 altın kazanmıştı Koca Yusuf. Bunları kemerine yerleştirip Fransız bandıralı La Buorgogne varupu ile yurda dönerken bindiği gemi Atlas Okyanusunda sis yüzünden İrlanda bandıralı Cromartyshre gemisiyle çarpıştı. 721 yolcunun bulunduğu La Buorgogne, kaşla göz arasında sulara gömülüvermişti.
Bu kez denizin içinde bir panik başlamıştı. Denize dökülenler, filikalara atlayıp canlarını kurtarmak istiyorlardı. Koca Yusuf da can havliyle bir filikanın kenarına yapışmıştı. Filikada bulunanlar onun heybetli vücudu ile sandalı devirmesinden korktular. Önce yüzüne, kafasına kürekle vurmayı denediler. Fakat dev yapılı adamın çelik pençeleri sanki filikaya kilitlenmişti. Yarılan kafasından ve suratından akan kanlar posbıyıklarının üzerine doğru iniyordu. Onun bu hali filikada bulunanlara daha büyük bir dehşet vermişti. İçlerinden canavar ruhlu bir tanesi filika içinde bulunan ve ipleri kesmek için kullanılan ufak bir baltayı kaptığı gibi o çelik pençelere vahşi bir ihtiras içinde rastgele indirmeye başladı. Bileklerinden kesilip kopan o çelik pençeler gevşedi ve Koca Yusufun o dev vücudu Atlantik Okyanusunun derinliklerine doğru gümülüp gitti.

Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk, Türk asker ve devlet adamı. Türk Kurtuluş Savaşı’nın önderi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanıdır. Birinci Dünya Savaşı sonrası Anadolu’da başlayan Ulusal Bağımsızlık Mücadelesi’nin askerî, fikrî ve siyasi önderliğini yapmış; modern Türkiye‘yi oluşturan devrim ve reformları gerçekleştirmiştir. Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu siyasi örgütü ve dönemin iktidar partisi Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi) kurucusu ve ilk genel başkanıdır.

Çocukluk ve gençlik, 1881-1904

Mustafa Kemal Atatürk, 1881 yılında Selanik, Koca Kasım Paşa Mahallesi, Islahhane Caddesi (Bugünkü Apostolu Pavlu Caddesi No: 75, Aya Dimitriya Mahallesi, Selanik, Yunanistan)’nde bugün müze olan 3 katlı ve 3 odalı ve pembe boyalı evde doğdu. Kökenleri konusunda Türkmen, Arnavut, Sabetaycı gibi iddialar bulunmaktadır. 1839′da Kocacık’ta doğduğu sanılan babası Ali Rıza Efendi aslen Manastır’a bağlı Debre-i Bâlâ (Yukarı Debre)’dandır. Milis subaylığı, evkaf kâtipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım’la evlendi. Bu çiftin Fatma (1872-1875), Ahmet (1874-1883), Ömer (1875-1883), Mustafa (Kemal Atatürk) (1881-1938), Makbule (Boysan, Atadan) (1885-1956) ve Naciye (1889-1901) adında altı çocukları oldu. Fatma dört, Ahmet dokuz, Ömer sekiz yaşlarında iken, o senelerde salgın olan kuşpalazı (difteri) hastalığından çocuk yaşlarında öldüler. En küçük kardeş Naciye, Mustafa Kemal’in Harp Okulu’nu bitirdiği sene, oniki yaşındayken verem hastalığına yakalanıp hayatını kaybetti. Makbule Hanım 1956 yılına kadar yaşadı.

Öğrenim çağına gelen Mustafa, annesinin isteğiyle Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, daha sonra babasının isteğiyle Mektebi Şemsi İbtidai (Şemsi Efendi Mektebi)’ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği’nde Hüseyin dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik’e dönüp okulunu bitirdi. Bu arada Zübeyde Hanım, Selanik’te gümrük memuru olan Ragıp Bey ile evlendi.

Şimdi müze olan Koca Kasım Paşa Mahallesi Islahhane Caddesi’ndeki ev 1870′de Rodoslu müderris Hacı Mehmed Vakfı tarafından yaptırılmış ve 1878′de yeni evlenen Ali Rıza Bey tarafından kiralanmıştır. Ancak o öldükten sonra Mustafa ve ailesi bu evden yanındaki 2 katlı, 3 odalı ve mutfaklı daha küçük eve taşınmışlardır.

Mustafa, Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne kaydoldu ve 1893 yılında Selânik Askerî Rüştiyesi’ne girdi. Bu okulda Matematik Öğretmeni Yüzbaşı Üsküplü Mustafa Sabri Bey anlamı mükemmellik, olgunluk olan “Kemal” adını verdi. Fransızca öğretmeni Yüzbaşı Nakiyüddin Bey (Yücekök), özgürlük düşüncesiyle genç Mustafa Kemal’in düşünce yapısını etkiledi. Mustafa Kemal Kuleli Askerî İdadisi’ne girmeyi düşündüyse de ona ağabeylik yapan Selânikli bir subay Hasan Bey’in tavsiyesine uyarak Manastır Askerî İdadisi’ne kaydoldu. 1896-1899 yıllarında okuduğu Manastır Askerî İdadisi’nde Tarih öğretmeni Kolağası Mehmet Tevfik Bey (Bilge), Mustafa Kemal Efendi’nin tarih’e olan merakını güçlendirdi. Bu tarihte başlayan 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’na gönüllü olarak katılmak istediyse de hem İdadi öğrencisi olduğu için, hem de 16 yaşında olduğundan dolayı cepheye gidememiştir.Bu okulu ikincilikle bitirdi. 13 Mart 1899′da İstanbul’da Mekteb-i Harbiye-i Şahane (Harp Okulu)’na girdi. Birinci sınıfı 27. ikinci sınıfı 11. üçüncü sınıfı 1902′de Mülazım (Teğmen) rütbesiyle, 549 kişi arasından, piyade sınıf sekizincisi (1317 – P.8) olarak bitirdi. Akabinde Erkan-ı Harbiye Mektebi (Harp Akademisi)’ne devam etti ve 11 Ocak 1905′te Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle bitirdi.

Askerlik, 1905-1918

1905-1907 yılları arasında Şam’da Lütfi Müfit Bey (Özdeş) ile birlikte 5.Ordu emrinde görev yaptı. 1906 Ekim ayında Binbaşı Lütfi Bey, Dr. Mahmut Bey, Lüfti Müfit Bey ve askerî tabip Mustafa Bey (Cantekin) ile birlikte ‘Vatan ve Hürriyet’ adlı bir cemiyeti kurduktan sonra ordudan izinsiz Selânik’e gitti. Selânik Merkez Komutan Muavini Yüzbaşı Cemil Bey (Uybadın)’in yardımıyla karaya çıktı ve orda cemiyetinin şubesini açtı. Bir süre sonra arandığını öğrendi ve ona ağabeylik yapan Albay Hasan Bey, Yafa’ya dönüp oranın komutanı Ahmet Bey’e Mısır sınırında Bîrüssebi’ye gönderildiğini bildirmesini önerdi. Ahmet Bey de Mustafa Kemal Bey’i Bîrüssebi’ye tayin etti ve bir süre sonra topçu staj için tekrar Şam’a gönderildi. 20 Haziran 1907′de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu ve 13 Ekim 1907′de 3.Ordu’ya atandı. Ancak Selânik’e vardığında ‘Vatan ve Hürriyet’in şubesinin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ilhak edildiğini öğrendi. Bu yüzden kendisi de 1908 Şubat ayında İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu (Üye numarası: 322). 22 Haziran 1908′de Rumeli Doğu Bölgesi Demiryolları Müfettişliğine atandı.

23 Temmuz 1908′de Meşrutiyet’in ilanından sonra sonbahar aylarında İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından, toplumsal ve siyasal sorunları ve güvenlik problemlerini incelemek üzere, bugünkü Libya’nın bir parçası olan Trablusgarp’a gönderildi. Burada 1908 Devriminin fikirlerini Libyalılara yaymaya ve buradaki nüfusun farklı kesimlerinden gelenleri Jön Türk politikasına kazanmaya çalıştı. Bu siyasi görevin yanı sıra bölge halkının güvenliği ile de ilgilendi. Kentin dışında yapılan bir savaş tatbikatında Bingazi garnizonuna önderlik ederek askerlere modern taktikler öğretti. Bu tatbikat süresince isyancı bir şeyhin evini sararak bölgede sistem karşıtı başka güçlü kişilere örnek olması amacıyla onu kontrol altına aldı. Ayrıca hem kentli, hem de kırsal bölge insanlarını korumak için bir yedek ordu planlamaya başladı.

13 Ocak 1909′da 3.Ordu’ya bağlı Selânik Redif Fırkası’nın Kurmay Başkanı oldu ve 13 Nisan 1909′da Meşrutiyete karşı başlayan 31 Mart Hadisesi’ni bastırmak üzere Selânik ve Edirne’den yola çıkarak Mirliva Mahmut Şevket Paşa komutasında 19 Nisan 1909′da İstanbul’a girecek olan Hareket Ordusu’na bağlı birinci kademe birliklerinin kurmay başkanı oldu. Daha sonra 3.Ordu Kurmaylık, 3.Ordu Subay Talimgâhı Komutanlık, 5.Kolordu Kurmaylık, 38.Piyade Alay Komutanlık görevlerinde bulundu.

Mustafa Kemal Bey, 12 – 18 Eylül 1910′da Fransa’da düzenlenen Picardie Manevraları’na gönderildi. Burada uçakların deneme uçuşuna davet edildiyse de yanındaki komutanının uyarısıyla uçağa binmedi. Bineceği uçak yere çakıldı ve uçağın içinde bulunanlar öldü. Bazı yazarlar, ömrü boyunca uçağa binmeyen Atatürk’ün bu davranışını, Picardie Manevraları’nda yaşadığı olayın ardından temkinli davranmasına bağlamışlardır.

Mustafa Kemal Bey, dönüşünün ardından 27 Eylül 1911′de İstanbul’da Genelkurmay Karargâhında görev aldı.

İtalyanların Trablusgarp’a saldırısıyla 29 Eylül 1911′de başlayan Trablusgarp Savaşı’nda, 27 Kasım 1911′de Binbaşı olan Mustafa Kemal Bey, Binbaşı Enver Bey, Fuat (Bulca), Nuri (Conker) ve Binbaşı Fethi (Okyar) gibi diğer İttihatçı subaylarla birlikte 18 Aralık 1911′de[kaynak belirtilmeli] hareket etti. Gizlice Mısır üzerinden Bingazi’ye giden grupta olan Mustafa Kemal, bu yolculuk sırasında hastalandı. 22 Aralık’ta Tobruk yakınında zafer kazandı. Derne’deki 16 – 17 Ocak 1912 taarruzunda gözünden yaralanıp bir ay hastanede tedavi gördü ve 6 Mart’ta Derne Komutanlığı’na getirildi. Aynı yılın eylülünde başlayan barış görüşmelerine rağmen çatışmalar sürerken, Karadağ’ın 8 Ekim’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesi ve Balkan Savaşlarının başlaması nedeniyle barışa razı olunmasıyla Mustafa Kemal ve diğer subaylar İstanbul’a geri döndüler.

TURGUT ÖZAL başbakan ve cumhurbaşkanı

TURGUT ÖZAL
Babası Malatya/Çırmıktı’lı Ünlüoğulları’ndan[6] Mehmed Sıddık banka memuru, annesi Hafize Hanım ilkokul öğretmeniydi.[7] Bir dönem sonra Silifke’ye taşındıktan sonra, pilot olmayı isteyen Özal eşeğin üzerinden düşerek kolundan sakatlanınca bir kolu biraz daha kısa kalmış ve pilotluk hevesi de böylelikle sona ermiştir.[8]
Eğitimi [değiştir]

4 yaşındayken Bilecik’in Söğüt ilçesine taşınan Özal, ilköğrenim hayatına burada başladı. Babasının görevi nedeniyle sık sık il değiştiren Özal, ortaokulu Mardin’de bitirir. Mardin’de lise olmaması nedeniyle, Konya Lisesi’nde eğitimine devam eden Turgut Özal bu dönem içerisinde kardeşi Korkut Özal da ona eşlik etmiştir. Son olarak Kayseri Lisesi’nde lise eğitimini bitiren Özal, İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği’ni burslu olarak okur. 1950 yılında mezun olur. Mühendislik yapar ve sonra siyasete girer.
Aile Hayatı [değiştir]

Turgut Özal, ailesinin isteğiyle evlendiği Ayhan İnal’la 1952 yılında kısa süreli bir birliktelik yaşadı.[9] Bu evlilikten sonra çalıştığı kurum Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nde sekreter olarak görev yapan Semra Yeyinmen[10] ile evlendi. Bu evlilikten sonra Ahmet, Zeynep ve Efe adında üç çocuk sahibi oldu

Kariyeri

.

Evlendikten sonra, Amerika’da ihtisas yapmaya giden Özal ekonomi branşında eğitim alır.

Geri döndüğünde EİEİ Genel Müdür Yardımcısı (ya da Genel Direktör Teknik Müşaviri; kayıtlar arasında ikilem mevcut) olur ve Türkiye’de elektrifikasyon üzerine projelerde çalışır.

1958 yılında Planlama Komisyonu’nda sekreterya görevini yaptıktan sonra 1959 yılında Ankara Ordanat Okulu’nda yedek subay olur. Dönemin Devlet Su İşleri Genel Müdürü (ve 33 sene sonra 9. Cumhurbaşkanı seçilecek olan) Süleyman Demirel de, 27 Mayıs darbesinden hemen sonra askere alınır ve yedek subay öğrencisi olarak aynı kurumda çalışır. ANAP kayıtlarına göz gezdirecek olursak, Özal’ın ona komutanlık ve öğretmenlik yaptığını görebiliriz. Askerliği sonrasında Devlet Planlama Teşkilatı’nın kuruluşunda çalışan Özal, 1965 seçimlerinden sonra Süleyman Demirel’in danışmanı olarak görev yapar. 1967 yılında DPT Müsteşarı olan Özal o dönem yaptığı yolsuzluklarla gündeme gelmiş, DPT’deki faaliyet ve düzenlemeleri dolayısıyla kendisi ve grubu “Takunyacılar” olarak anılmıştır.[6] 12 Mart 1971 darbesinden sonra 1973 yılına kadar Dünya Bankası Sanayi Dairesi’nde danışman olarak çalışan Özal yurda döndükten sonra başta Sabancı Holding olmak üzere birçok sektördeki, birçok şirket için yönetici olarak çalışır (Sabancı Holding’deki görevinin Genel Koordinatörlük olduğu ileri sürülmektedir).

1977 Genel Seçimleri’nde Milli Selamet Partisi’nden İzmir milletvekili adayı oldu; ancak seçilemedi[11]. 43. Hükümet döneminde Başbakanlık Müsteşarlığı ile DPT Müsteşar vekilliği görevlerine getirildi. 24 Ocak Kararları’nın mimarı olarak görev yaptı. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, bu politikaları devam ettirmek amacıyla Bülend Ulusu Hükümeti’nde ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcılığı görevine getirilir. Bu göreve getirildikten 22 ay sonra, 14 Temmuz 1982 yılında istifa etti.

Turgut Özal’ın başbakanlık dönemi, bir kardeşinin bakan, bir kayınbiraderinin bakan, bir kardeşinin milletvekili, oğlunun büroktrat ve IMF çalışanı ve bir çok akrabasının yüksek yerlerde olması ile dikkat çeker. [6] Turgut Özal Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hem DPT Müsteşarlığı hem de Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış tek başbakanı ve cumhurbaşkanıd

Battal Gazi Destanı

Battal Gazi Destanı:

Battal Gazi veya Seyyid Battal Gazi, 8. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen ve hakkında çeşitli inanışlar bırakmış bir liderdir. Farklı kaynaklarda etnik kökeni, Arap olarak belirtilmiştir. Battal Gazi, Malatya‘da doğmuştur. Doğduğu ve yaşadığı evin yeri halen mevcuttur. Yıkıntı halinde korunmaktadır. Uzun yıllar halka yemek dağıtılan hayrat yeri olarak kullanılmıştır. Evliya Çelebi seyehatnamesinde bahsedilmektedir.

Battal Gazi hakkında bugüne ulaşabilmiş kaynaklar sadece mesnevi tarzı yazılmış, birbirini hem destekleyen hem de çelişen olgular içeren destanlar ve halkın hafızasında kalmış olan bilgilerdir.

Battal Gazi Destanı‘nda ve halk hikâyelerinde, Emeviler zamanında Arap ordusuyla birlikte İstanbul‘u kuşattığı anlatılmaktadır. Kuşatma hem denizden hem karadan yapılmış, fakat başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Destanda Battal’ın düşmanı, Arap komutanına oyun oynayıp kuşatma başladığında İstanbul’a geçerek imparatorluğunu ilan eden İmparator Leon’dur. Arap tarihinde II. İstanbul kuşatmasının tarihi 717-718 olarak belirtilmektedir. Bizans tarihindeki veriler de bu tarihi doğrular niteliktedir. Ayrıca Bizans tarihinde İmparator III. Leon’un tahta çıkma tarihi 717 olarak belirtilmiştir, bundan dolayı destandaki Leon’un İmparator 3. Leon olma olasılığı üzerinde durulmaktadır. Destanda Battal Gazi’nin kuşatma sırasında yirmili yaşlarında olduğu söylendiği için, Battal Gazi’nin doğum yılının 690-695 civarı olmasının olası olduğu düşünülmektedir. Battal Gazi’nin ölüm yılının 740 olduğunda tarihçiler mütabakata varmışlardır.

740 yılında Eskişehir‘in Seyitgazi ilçesi yakınlarında savaşta aldığı yara sebebiyle şehit olmuştur. Anadolu’da İslamın yayılmasına büyük katkıları olmuştur.

Battal, Emevilerin Bizans (Rum)‘a karşı açtıkları seferlerde ün almış arap kumandanı; arap ve türk destani halk romanlarının kahramanı. Türkler arasında Seyid Battal Gazi, Seyid Battal ve Battal Gazi isimleri ile maruftur.

Tarihi şahsiyeti. Adının “Abdullah” olduğunda mevsuk kaynaklardan bir çoğu, birleşiyorlar. Battal (kahraman) sıfatı, tarihi kaynakların hepsinde, onun lakabı olarak, görülmektedir. Künyesi, İbnü’l-Esir’e göre, Abdullah Ebü’l-Hüseyin olup aslen Antakyalı ve Sibt’e göre, Şam’lıdır. İbn Asakir’e göre, Emevilerin azatlı bir kölesi idi ve arap aslından değildi.

Battal’ın yaşadığı zamanı, onun bulunduğu rum seferlerine dair verilen haberlerden öğreniyoruz. Battal, Mesleme’nin Bizans’ı kuşatmasına iştirak etmiş gibi gösterilir. Bu kuşatma miladi 717′de başladı ve miladi 718 ağustosunda kaldırıldı. Battal’ın ölüm tarihi üzerinde kaynaklar her ne kadar birleşmiş değillerse de, her halde bu arap kumandanı Battal, Emevi ordularının hicret’in 98-122 (M.717-740) yılları arasında Rum seferlerinde bulunmuş, hicret’in 122 (M. 740)‘de, bugünkü Afyonkarahisar yakınlarından bulunan eski ”Akroinon” mevkiinde vukua gelen büyük savaşta öldürülmüştür.

Battal’ın menkıbevi şahsiyeti. Battal’ın adı etrafında, daha ilk kaynaklardan başlayarak, bir menkıbeler halesi meydana gelmiştir. Onun Rum seferlerindeki maceraları, Taberi’den başlayarak, arap tarihçilerinde ve Bizans kroniklerinde, ya bir birinden nakledilmek suretiyle yahut da birbirini tamamlayacak şekilde, anlatılmıştır. Bunların hepsinin tarihi hakiki hadiseler olduğunu arap tarihçileri bizi inandırmak istiyorlar. Çoğuda, verdikleri haberleri, ravilerin adlarını kaydetmek suretiyle, tevsik gayretini görürüz. Bununla beraber, bu rivayetlerin bazılarında menkibe kokusu farkedilir. Menkıbe ile mevsük tarih, bütün orta çağ edebi mahsüllerinde olduğu gibi, Battal maceralarını hikaye eden eserlerde de, çok defa ayırt edilemiyecek derecede, birbirine karışmıştır; Battal romanlarındaki menkıbelerin bir çoğu tarih kitaplarında tesbit edilmiş vakaların bir az bozulup şişirtilmesi ile meydana geldiğ gibi, tarih kitaplardaki vakalar da, ihtimal, hakiki vakaların oldukça menkıbeleşmiş şekilleridir. Eski kaynaklarda menkıbenin tarih olarak kabül edildiği, çok defa vaki olan bir şeydir. Yarı menkıbevi eski Battal epizodlarını şu kaynaklarda buluruz.

Taberi (M.839-923), Tarih-i Taberi, c.3, sa. 496-498, E.O.Y.

İbnü’l-Esir (M.1160-1234), El-Kamil, c. 5, sa. 206-207, B.Y.

İslam ansiklopedisi, Leyden tabı, mad. Battal, M.E.B.Y.

Büyük osmanlı tarihi, c.1, sa. 224, İ.O.Y.

Battal hikayeleri, araplar arasında şöyle anlatılır: Battal arkadaşlarıyla Anadolu’da savaşlar yaparken bir köye girmiş ve bir kadının, ağlayan küçük oğluna: «Sus, yoksa seni Battal’a teslim ederim.» dediğini duymuştu. Kadın sonra çocuğu elleriyle kaldırıp: «Ey Battal, al bunu!» dedi. Battal da çocuğu kadının elinden aldı. Kaynak: Taberi (M.839-923), Tarih-i Taberi, c. 3, sa. 496-498. E.O.Y. Ayrıca, İbnü’l-Esir (El-Kamil c. 5, sa. 206-207, B.Y. İbnü’l-Esir, Taberi’ye itifak ederek aynı malumatı verir.

Battal bir cenkte yaralanıp tutuldu, kafir padişahı Battal’ın dilaverliği için ölmesine razı olmadı. Tabib getirdi, lakin fayda etmeyince Battal’a son isteği sordular: – Ya Battal, ne istersin? O da şöyle söyledi: «Öldüğümde esirlerden Müslümanlar beni yıkayıp kefenlesinler ve namazımı kılıp defnetsinler, sonra onları azad eyle, dedi. O da hepsini yerine getirdi. Kaynak: Taberi (M.839-923), Tarih-i Taberi, c. 3, sa. 498, E.O.Y.

Halk şairleri ve Seyid Battal Gazi. Anadolu’da, bilhassa Alevi zümreler, Battal’ı çok benimsemişlerdir. Battal’ın Alevi-bektşi an’anesine çoktandır yerleşmiş olduğunu, onun Bektaşi evliyasına ait menkıbeleri toplayan kitaplara girmiş olması vakıası da ispat eder (F. Köprülü, İlk mutasavvıflar, s. 312).

Türkçe Battal romanının esas fikri de, haricilere karşı kin ve adavet telkin edecek mahiyettedir. Battal’ın, hariciler ile ve onların reisleri “Hakem Malun” ile olan maceralarını anlatan fasıl’dan başka, kitabın başından Hz. Ali evladının uzun nikbet ve felaket yıllarını anlatan sahifeler eserin bu tavrını açıkça gösterir. İşte eseri bu şekli ile alan Alevi zümzeler Battal’ı, onun emevi aslını kale almadan, sevmişler ve kendi kahramanları arasına sokmuşlardır; Alevi şairleri, gerek Battal’ı, gerek babası Hüseyin Gazi’yi şiirlerinde hürmetle anarlar. Bu şiirler Battal’ın mensür romanını kaynak olarak almışa benziyor. Hata Anadolu’da toplanan şifahi rivayetlerin de hemen tamamiyle bu kitaptan çıkmış olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bundan başka, menşe’leri Alevi olup olmadığı beli olmamakla beraber, Hüseyin Gazi ile Battal’ın maceralarını, Alevi şairlerine yakışan uzun destanlar tarzında anlatan manzümelere de rastliyoruz. Bu şiirler hep Battal’ın mensur romanını kaynak olarak almışa benziyor. Hatta Anadolu’da toplanan şifahi rivayetlerin de hemen tamamiyle bu kitaptan çıkmış olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Seyid Battal Gazi hikayeleri, Hz. Ali ve oğulları ve diğer islam kahraman destanları ile birlikte, Türkiye haricindeki türkler arasında da çok yayılmıştır. Kendi istiklallerini kaybettikleri halde, bu vaziyet ile hiç bir zaman uyuşamamış olan türk zümreleri, bir çok kayıtlar ile tahdite dilmiş ictimai hayat şartları içinde, bu kahraman destanları satırlarında kendilerine bir teseli bulmuşlardır. Bu nevi hikayeler kısmen yazıldıkları şivelerde ve kısmen mahalli şivelere uydurularak, sık sık neşredildiği (Manakib-i gazavat-ı Seyyid Battal Gazi, Kazan, 1888) ve halk tarafından büyük bir alaka ile okunduğu gibi, kahramanların kendileri de bu muhitlerin evladı gibi olmuşlardır (Seyyid Battal’ın şarki Türkistan’da Aksu’daki mezarı için bk. F. Köprülü, Türk edebiyatında İlk mutasavvıflar, s. 260). Kaynak: İslam ansiklopedisi, Leyden tabı, mad. Battal, M.E.B.Y.

Ayrıca iş bununla da kalmamış, arap kumandanı Battal’ı en büyük Seyid olarak da kabül etmişlerdir. Seyid Battal Gazi Ocağı’ndan seyidler, Eskişehir’de ve Amasya’da bulunmaktadırlar. Amasya Merzifon, Sarı Köyü, Oymaağaç Köyü, Balgöze Köyü ve Merzifon’daki Tekke mahallesinde bu soydan seyidler, Seyid Battal Gazi Ocağı unvanı altında hala yaşadıkları bilinmektedir; onların seyidlik hakkındaki fikirleri ve soyunu güstermek bakımından, çok dikkate şayandır.

Pir Ali Baba

ANTALYA İLÇE VE KÖYLERİ

ANTALYA Güzel bir kent

Akdeniz Bölgesi‘nde yer alan Antalya şehrinin aynı ismi taşıyan merkez ilçesidir.

Antalya, Türkiye’nin önemli turizm merkezlerinden biridir. Doğası, palmiyelerle sıralanmış bulvarları, geleneksel mimarisini korumuş merkezi Kaleiçi ve büyük ölçekli turizm yatırımları ile Türkiye’nin en önemli turizm merkezlerinden biridir. Antalya aynı zamanda, Türkiye’nin büyük ölçekli göç alan kentlerinden biridir.

2009 yılı verilerine göre Antalya şehir merkezinde 479.581 erkek, 476.015 kadın olmak üzere toplam 955.596 kişi yaşamaktadır. Bunun 912.000 kişisi ilçe merkezlerinde yaklaşık 43.000 kişide şehir merkezine bağlı köylerde ikamet etmektedir

Bölgenin en eski insanlık tarihi izleri, Antalya şehir merkezinin 30 kilometre kuzeyindeki Karain Mağarası bulguları ile M.Ö. 200.000 yıla kadar uzanmaktadır, yöredeki diğer izler Cilalı Taş Devri ve ileri devirlerde medeniyetlerin sürekli olarak bölgede yaşadığını kanıtlamaktadır.

Hitit Devleti döneminde (Anadolu’da şehirlerin birleşerek tarihteki ilk devlet yapılaşması) kayıtlarında Bölgenin Anzarva Toprakları adıyla anıldığını ve M.Ö. 1700 tarihlerinde bölgeler arası ilişkilerin sürdürüldüğü görülmektedir.Tarihsel belgeler, bölge şehirlerinin bağımsız bir yapıda geliştiğini, geniş bölge olarak Pamfilya olarak isimlendirildiğini ve zaman zaman bu şehirler arasında federasyonlar kurulduğunu, Truva Savaşı’ndan sonra Akha Klanı’nın M.Ö.1300′de bölgeye geldiğini anlatmaktadır.

Batı Anadoludaki Lidya İmparatorluğu’nun M.Ö. 560 yılında bölgedeki hakimiyetinin, M.Ö. 546 yılında Orta Anadolu’daki Sard savaşında Perslere yenilmesiyle sona erdiğini görüyoruz. Büyük İskender’in M.Ö. 334 yılındaki ölümüne kadar bölgedeki iki şehir haricindeki (Sillyon ve Termessos) tüm şehirleri fethetmesi ile Pers hakimiyeti sürdürülmüştür.

Selevkos’un Apameia’da(günümüzde Dinar) yenilmesi ile bölgeye Bergama Krallığı hakimiyeti girmiş ve Bergama Kralı II.Attalos M.Ö. 150 yıllarında kuvvetli donanmasını barındırmak amacıyla Attaleia (Attalos Yurdu anlamına gelir)[4] şehrini kurmuştur. M.S. 130’da Hadrianus’un Attaleia’yı ziyaret etmesi şehrin gelişmesini sağlamıştır. Bu ziyaret için yapılan Hadrian Kapısı‘da şehrin içindedir.

Antalya İlçeleri: Akseki • İLÇE  Aksu •İLÇE   Alanya •İLÇE  Demre •İLÇE  Döşemealtı •İLÇE  Elmalı •İLÇE

Finike •İLÇE  Gazipaşa •İLÇE 

İbradı •İLÇE  Kaş •İLÇE  Kemer •İLÇE  Kepez •İLÇE  Konyaaltı •İLÇE  Korkuteli •İLÇE  Kumluca •İLÇE  Manavgat •İLÇE  Muratpaşa •İLÇE  Serik İLÇE

ANTALYANIN KÖYLERİ

Ahırtaş •KÖYÜ  Akdamlar •KÖY  Akkoç •KÖYÜM  Alaylı •KÖY  Aşağıkaraman •KÖYÜ Aşağıoba • KÖYÜ Bahtılı •KÖYÜM  Başköy •KÖY  Bıyıklı •KÖYÜ Camili •KÖY  Çağlarca •KÖY  Çamlıca • KÖYÜ Çıplaklı •KÖY  Çitdibi •KÖY  Dereli • KÖYÜM Duacı •KÖYÜ  Dumanlar •KÖY  Fettahlı •KÖY  Gaziler •KÖYÜ  Geyikbayırı • KÖY  Gökdere •KÖYÜM  Göloluk •KÖY  Hacısekiler •KÖYÜ  Hisarçandırı •KÖY  Ilıcaköy •KÖYÜM  İhsaniye • KÖY Karaçallı •KÖY  Karataş •KÖYLÜM  Karatepe • KÖYLÜM Kayadibi •KÖY  Kemerağzı •KÖYÜM  Kevşirler •KÖY  Kızıllı •KÖYÜ  Killik •KÖY  Kirişçiler •KÖYLÜM  Kovanlık •KÖY  Kömürcüler •KÖYÜ  Kurşunlu •KÖY  OdabaşıKÖYÜM  Özlü •KÖY  Selimiye •KÖYÜ  Solakköy •KÖY  Topallı • KÖYÜMÜ Üçoluk • KÖY Yağca •KÖY  Yarbaşıçandırı •KÖYÜ  Yenidumanlar •KÖY  Yeşilkaraman, KÖYÜ

Silivri’nin köyleri

SİLİVRİ’NİN KÖYLERİ:

KÖYLERDE.Tarım gündöndü hayvancılık gecinen şirin köyler

  • Küçükkılıçlı,köyüm  Silivri ilçe istanbul avrupa yakasında şirin sahili olan denizi tarımı olan avrupayı bir ilçe
  • Küçüksinekli,köy  Silivri istanbula yakın yazlık olan bir ilçe
  • Kurfallı, köy  Silivri ilçe
  • Kadıköy, Silivri ilçe istanbul köy
  • Gazitepe,köyü  Silivri köyü
  • Sayalar,köyü Silivrinin köyleri istanbul deniz otel ve yazlık
  • Yolçatı, köyüm  Silivri ilçeleri
  • Danamandıra,köyü  Silivri deniz kum sahil villa yalı
  • Çeltik,köyüm  Silivri istanbul megekent
  • Çayırdere,köy  Silivri istanbul yazlık villa  deniz tekne
  • Büyükkılıçlı, köy kaza Silivri ilçe
  • Büyüksinekli, köyü kaza Silivri ilçe
  • Beyciler, köyler Silivri kaza
  • Bekirli, köy Silivri ilçe

ÇATALÇA’NIN KÖYLERİ

Çatalca’nın köyleri

  • Bahşayış, köylü Çatalca ilçe istanbula bağlı mezra köyde mandıra ve hayvançılık la geçinir günlük anı hatıra köyüm
  • Baklalı, köy Çatalca ilce istanbula bağlı
  • Balabanburun, köylüm Çatalca  ilçe istanbula bağlı şirin bir ilçe kirec taşı çıkar taş tasci taşlar cam arkadaş
  • Yazlık, köyü  Çatalca ilçe tarımla geçinir hayvancılık da var
  • Yaylacık, köyü Çatalca ilçe tarımla geçinir ay çiçek ekerler
  • Sazlıbosna,köyüm  Çatalca ilçe
  • Kızılcaali,köyü Çatalca ilçe
  • Ömerli,köy Çatalca ilçe  Örencik,köy  Çatalca ilçe  Örgünlü,köyüm  Çatalca ilçe
  • Yalıköy, Çatalca  ilçe Yassıören,köylüm Çatalca ilçe
  • Karaburun,köy  Çatalca ve İstanbul’un bir ilçesidir
  • Kalfaköy,köyü Çatalca ve İstanbul’un bir ilçesidir ilçesidir
  • İzzettinköy, Çatalca sanayi ve ticaret bölgesidir ve serbes bölge
  • Kabakça, köyüm  Çatalca  istanbul’a yakın şirin bir ilçe
  • Kestanelik,köylüm  Çatalca
  • Hisarbeyli, köyü  Çatalca ilçe istanbul
  • İnceğiz, köyü  Çatalca ilçe istanbul
  • Yeşilbayır, köyü  Çatalca ilçe istanbul Halaçlı, köy Çatalca  ilçem  istanbul Gümüşpınar, köyü Çatalca ilçe istanbul
  • Gökçeli, köyü Çatalca istanbul
  • Dursunköy, Çatalca ilçe istanbul
  • Elbasan, köy Çatalca ilçe istanbul
  • Deliklikaya, köyü  Çatalca ilçe istanbul
  • Dağyenice, köy  Çatalca ilçe istanbul
  • Çanakça, köyü  Çatalca ilçe istanbul
  • Çakılköy, köyü Çatalca ilçe istanbul
  • Celepköy,köyüm Çatalca ilçe avrupa yakasından
  • Boyalık, köy Çatalca ilçe avrupa yakası
  • Belgrat, köy Çatalca ilçe
  • Başak, köyü Çatalca ilçe