Rize

Rize ili, Türkiye’nin kuzeydoğusunda yeralan ve Karadeniz’e sahili olan bir il. Doğu Karadeniz Bölgesi’nde yeralan Rize’nin batısında Trabzon doğusunda Artvin,Güneybatısında Bayburt, güneyinde Erzurum illeri bulunur. Türkiye’nin en çok yağış alan ilidir. En önemli ürünü çay olan Rize’de kivi meyvesi yetiştiriciliği de başlamış durumdadır. Fakat kivi üretimi fazla olmadığı için ancak şehrin kendi ihtiyacını karşılar.

Rize’de yaz mevsimi ılık geçer. Sonbahar ve kış mevsimleri ise yağışlı geçer. Doğu Karadeniz Bölgesinde yer alan Rize, bölgenin en karakteristik özelliklerini gösterir. Anadolu’nun diğer bölgelerinden coğrafi yapısıyla olduğu gibi kültürel yapısı ile de ayrılır. Dik yamaçlı vadileri, zirvelere ulaşılabilir dağları, buzul gölleri, zümrüt yeşili yaylaları, tarihi kemer köprüleri ve kaleleri, coşkun akan dereleri ile çok özel bir turizm beldesidir.

Osmanlı döneminde liman, nahiye ve kaza merkezi olarak önemini korumuştur. 1640 yılında buraya gelen Evliya Çelebi Rize’den şöyle söz etmiştir: “Trabzon’a bağlı deniz kıyısında bahçeli güzel bir yerdir”. Osmanlı döneminde Batum Kalesi muhafızı Tuzcuoğlu Memiş Ağa (1814-1817) ve Trabzon ağalarının isyanı (1835) gibi isyanlar olmuş ve bastırılmıştır. Rize XIX.yüzyılda önemli bir kaza merkezidir. Berlin Antlaşması ile (1878) Lazistan sancağının merkezi olan Batum Rusya’ya bırakılınca Rize Trabzon Vilayetine bağlı sancağın merkezi olmuştur.

Jeolojik Özellikleri

Doğu Karadeniz dağlık sistemine dahil olan Rize arazisi esas itibariyle Paleozoik zaman (I.zaman) bir temel üzerinde ve Kretase’de (III.zaman ara devresi) başlayan büyük orojenezle (Dağ oluşumu) yüzeye çıkmış Granodiorit ve kertase flişlerinden ibaret olmakla birlikte yer yer Neojen depolarına da rastlanır. Bütün kıyı kesimi yüzeyde üst Kretase serisi volkanik örtü ve tüflerin fazlalığı ile dikkati çeker. Kıyıya yakın yamaçlarda ise Kretase sedimanları yaygın olmakla beraber, bu sedimanların üzeri yer yer Eosen fliş serileri tarafından örtülmüştür. Yüksek dağlık sahada ise daha çok magmatik elemanlar hakim durumdadır. Granit, andezit ve bazalt kütleleri yüksekliği 3000 m’yi aşan hemen her yerde hakim durumdadır. Yörede alüvyonlara, büyük akarsu vadilerinin denizden itibaren en çok 10 km’ye kadar olan kesimlerinde rastlanır.

İklim

Rize’de yazları serin, kışları ılıman ve her mevsimi yağışlı bir iklim görülür. Elli yıl boyunca yapılan rasat sonuçlarına göre Rize’nin yıllık sıcaklık ortalaması 14°C’yi biraz geçer. Bu süre içinde kaydedilen en düşük sıcaklık -7°C derece olup, en yüksek sıcaklık ise 38 C° derecedir. En soğuk ay olan Ocak ayının sıcaklık ortalaması 6,7 C° derece, en sıcak ay olan Temmuz ayının sıcaklık ortalaması ise 22,2 C° derecedir. Ocak minimum -5,6 C° derece, Temmuz maksimumunun 32,5°C derece olduğu Rize’de yıllık sıcaklık salınımı 25,8°C derecedir.Bu haliyle Rize, denizsel iklimlerin karakteristik özelliğini taşır. Rize’de aylık ortalama sıcaklık eğrisi bütün yıl 5 C° derecenin üzerinde seyretmekte olup, sadece 4 ayın sıcaklık ortalaması 10°C derecenin altındadır ve Rize çok nemli bir şehirdir.

Tarihçe

Rize’nin tarihi öncesi hakkında bilgilerimiz sınırlıdır. Yöreye hakim olan orman dokusu nedeniyle, Rize’nin tarih çağları ile ilgili bilgilere ışık tutacak arkeolojik bulgular da bu güne kadar ortaya çıkarılamamıştır. Rize’nin tarihi ancak komşu illerin ve bölgelerin tarihleri ile bağlantılı olarak ele alınabilmiştir. Rize ilinin adı ile ilgili olarak değişik görüşler ileri sürülmüştür; Yunanca pirinç anlamına gelen Rhisos, Rumca’da “RIZA” olarak dağ eteği anlamında kullanılmıştır. Osmanlıca’da ise “RİZE” ufak kırıntı, döküntü anlamındadır. Ayrıca Erzincan’ın Sakalar dönemindeki “Eriza” olan adının başındaki “e” sesinin düşmesi ile adaş olarak Rize için de kullanıldığı ifade edilmektedir.

Yaylalar

Rize’nin iç kesimlerinde, zengin orman dokusu civarında yer alan yaylalarda mevcut altyapıyı kullanarak yapılabilecek fazla yatırım gerektirmeyen bir turizm çeşididir. Bu aktivite için gerekli potansiyel tüm yaylalarımızda mevcu Ayder, Anzer, Çad, Elevit gibi yaylalarımızda yapılmaktadır. Rize’nin güneyindeki Kaçkar Dağları ile yüksek dağların eteklerinde birbiriyle bağlantılı birçok güzel yayla vardır. Bütün bu yaylalar yaz mevsiminde insanlarla dolup taşar. Olağanüstü güzellikteki bu yaylaların hemen hepsinde ot biçme şenlikleri yapılmaktadır. Bu şenliklere katılmak mümkün olduğu gibi yayla eteklerindeki yamaçlarda rehberlerle birlikte doğa yürüyüşü yapma imkanı da bulunmaktadır.

Ulaşım

Türkiye’nin her tarafından Rize’ye karayolu bağlantısı vardır. Doğu Karadeniz sahil şeridi üzerinde yer alan Rize’de ulaşım karayolu ve deniz yoluyla yapılmaktadır. Ulaşımda ağırlık karayolundadır. Demiryolu ağı ve hava limanı ilimizde mevcut değildir. Hava yolu ile ulaşım, Rize’ye en yakın il olan Trabzon havalimanından sağlanmaktadır. Batıda 76 km ile Trabzon’a, güneyde İkizdere ilçesi üzerinden 251 km ile Erzurum’a, doğuda ise 159 km. ile Artvin’e ve 109 km. ile de Sarp Sınır Kapısı’na kara yolu ile bağlantılıdır. Yıl boyu ülkenin her tarafına kolayca ulaşım olanağı mevcuttur. Ayrıca yaz aylarında İstanbul-Samsun-Trabzon bağlantılı feribot seferleri Rize’ye kadar uzanmaktadır. Bağımsız Devletler Topluluğundan gelen turistler için Rize-Batum, Rize-Tiflis arası otobüs seferleri yapılmaktadır. Doğu Karadeniz limanları içerisinde gelişmeye en müsait topoğrafik konumda olan liman, Rize limanıdır. Liman, konumu itibari ile karayolu hatlarına bağlı olup; Trabzon, Hopa, Rusya limanları ve İkizdere-Erzurum üzerinden İran bağlantısı ile Karadeniz Bölgesinin en kestirme transit yol merkezidir.

RİZE’NİN İLÇELERİ

Ardeşen • Çamlıhemşin • Çayeli • Derepazarı • Fındıklı • Güneysu • Hemşin • İkizdere • İyidere • Kalkandere • Pazar
Bölgelere göre İller
Ege
Afyonkarahisar • Aydın • Denizli • İzmir • Kütahya • Manisa • Muğla • Uşak
Karadeniz
Amasya • Artvin • Bartın • Bayburt • Bolu • Çorum • Düzce • Giresun • Gümüşhane • Karabük • Kastamonu • Ordu • Rize • Samsun • Sinop • Tokat • Trabzon • Zonguldak
İç Anadolu
Aksaray • Ankara • Çankırı • Eskişehir • Karaman • Kayseri • Kırıkkale • Kırşehir • Konya • Nevşehir • Niğde • Sivas • Yozgat
Doğu Anadolu
Ardahan • Erzurum • Kars • Ağrı • Bingöl • Bitlis • Elazığ • Erzincan • Iğdır • Malatya • Muş • Tunceli • Hakkâri • Van
Marmara
Balıkesir • Bilecik • Bursa • Çanakkale • Edirne • İstanbul • Kırklareli • Kocaeli • Sakarya • Tekirdağ • Yalova
Akdeniz
Adana • Antalya- Burdur • Hatay • Isparta • Kahramanmaraş- Kilis • Mersin • Osmaniye
Güneydoğu Anadolu
Adıyaman • Batman • Diyarbakır • Gaziantep • Mardin • Siirt • Şanlıurfa • Şırnak

Doğu Roma İmparatorluğu

Doğu Roma İmparatorluğu

Doğu Roma İmparatorluğu, (Yunanca: Βασιλεία τῶν Ῥωμαίων, Basileía tôn Rhōmaíōn “Rum İparatorluğu”; Latince: Imperium Romanum) ya da 16. yüzyılda Alman Hieronymus Wolff’un adlandırmasıyla Bizans İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu’nun 395′te Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasıyla ortaya çıktı. Başkenti Roma olan Batı Roma İmparatorluğu 5. yüzyılda Germen kabilelerince yıkıldı. Merkezi Konstantinopolis (bugünkü İstanbul) olan ve Bizans İmparatorluğu’da denen Doğu Roma İmparatorluğu ise, bin yılı aşkın süre varlığını sürdürdü. Bizans’ın ortaya çıkışı, Roma İmparatoru I. Constantinus’un başkenti, Roma’dan bugünkü İstanbul’a taşımasıyla da yakından ilişkilidir.

Roma İmparatoru I. Konstantin (Büyük Konstantin), 330′da imparatorluğun başkentini eski Yunan kenti Byzantion’a (Bizans) taşıdı ve yeni başkente, Constantinus’un kenti anlamına gelen Konstantinopolis (Constantinopolis) adını verdi. Büyük Konstantin, Roma’dan senatörler ve yüksek memurlar getirterek Konstantinopolis’te yeni bir yönetim oluşturdu ve kenti yeniden imar etti. Roma çok tanrılı olmasına karşın, Konstantinopolis’i bir Hıristiyan kenti yaptı ve kendisi de bu dini benimsedi.

Bizans’ın yöneticileri kendilerini Roma İmparatorluğu’nun gerçek mirasçıları olarak kabul ettiler ancak öte yandan Roma ile ilişkilerini de sürdürdüler. Roma İmparatorluğu’nun batı kesimi küçük devletlere ayrılıp parçalanırken, Bizans İmparatorluğu bütünlüğünü korumayı başardı. Batıdan bağımsız olarak Doğu Akdeniz’de egemen olan Bizans İmparatorluğu, klasik Yunan ve Roma uygarlıklarının son merkezi oldu

Kuruluşu

Bu dönem 610′dan öncesini kapsamaktadır. Roma İmparatoru Julianus döneminde (362-363) putperestlik yeniden canlandırılmak istendi ve Hıristiyanların etkinlikleri yasaklandı. Julianus’un ölümünden sonra Hıristiyanlık yeniden güç kazandı. 4. yüzyıldan başlayarak Roma toprakları Barbar akınlarına uğradı. I. Theodosius (379-395), Roma’yı ve Konstantinopolis’i ele geçirmek isteyen Vizigotları Balkanlar‘da yendi ve onların Tuna Irmağı‘nın güneyine doğru ilerlemelerini engelledi. Hıristiyanlığı benimseyen I. Theodosius, Büyük Roma İmparatorluğu’nun Doğu ve Batı kesimlerini yöneten son imparator oldu. 395′te I. Theodosius öldü ve Roma İmparatorluğu ikiye bölündü.

Batı Roma İmparatorluğu topraklarına saldıran Vizigotlar, 410′da Roma’yı ele geçirdiler. Diğer Barbar kavimlerden Vandallar Kuzey Afrika’yı, İspanya’yı ve İtalya’yı yağmaladılar. Barbar akınlarının arkası kesilmedi ve 5. yüzyıl sonlarında Germen kavimleri Batı Roma İmparatorluğu’na son verdiler. Bizans İmparatorluğu ise bu saldırılara karşı koydu. Balkanlar’da Slavları, doğuda da Sasanileri yenilgiye uğrattı.

Bizans İmparatoru I. Jüstinyen (527-565), uzun süren iktidarı döneminde Kuzey Afrika, İtalya ve Doğu İspanya’yı yeniden ele geçirdi. Sasani kralıyla barış yaparak doğu sınırlarını güvence altına aldı. Ne var ki ülke içindeki siyasal ve dinsel anlaşmazlıkların önüne geçemedi. Bu anlaşmazlıklar, 532′de bir halk ayaklanmasına dönüştü. Nika Ayaklanması adıyla bilinen bu ayaklanma, komutan Belisarius tarafından başkentteki Hipodrom’da (bugünkü Sultanahmet Meydanı) bastırıldı ve 30 bin kişi öldürüldü.

Böylece ülke içinde istikrarı sağlayan Jüstinyen çeşitli alanlarda reformlara girişti. Onun en kalıcı reformlarından biri, Roma hukuku konusundaki derleme oldu. Bir komisyonun uzun çalışmalar sonunda oluşturduğu bu derleme, Corpus luris Civilis (”Medeni Hukuk Yasaları”) adıyla bilinir ve çağdaş Avrupa hukukunun gelişmesine de temel oluşturmuştur.

Müslüman akınları ve dinsel uyuşmazlıklar (610-867)

Bizans İmparatorluğu 7. ve 8. yüzyıllarda doğuda Müslüman ve Pers ordularının saldırısına uğrarken, batıda Slavların tehdidi altında kaldı. 610′da, Bizans tahtını ele geçiren Herakleios (Herakleius), Perslerin saldırılarını durdurdu ve başkentin savunmasını güçlendirdi. Tuna Irmağı’nı geçerek Bizans topraklarına inen Avarlar’ı da yendi. Bu dönemde Araplar İslam dinini yaymak için fetihlere girişmişlerdi. Arap orduları 632′de Suriye ve Filistin‘i ele geçirdiler. İskenderiye’nin teslim olmasından sonra Araplar, 642′de Mısır’ın tamamını denetim altına aldılar. 674-678 arasında Araplar birçok kez Konstantinopolis’i kuşattılarsa da ele geçiremediler.

Bizans tahtı 8. yüzyıl başlarında, Herakleios hanedanından İsauria (İsoriya) hanedanına geçti. İsauria hanedanından ilk imparator olan III. Leo (717-741), yeni Arap saldırılarını ve Bulgarları geri püskürttü. Daha sonra tahta çıkan V. Konstantin (741-775) yaptığı seferlerle Balkanlar’da Bulgarların gücünü kırdı.

Bu savaş yıllarında Bizans’ta, Roma kültürünün ve Latince’nin yerini Yunan dili ve kültürü aldı. Buna dinsel uyuşmazlıklar da eklenince, imparatorluğun batısı ile doğusu arasında kesin bir kopuş gerçekleşti

Güçlenme dönemi (867-1081)

Bizans, 867-1056 arasında imparatorluğu yöneten Makedonya hanedanı döneminde altın çağını yaşadı. Makedonya hanedanının kurucusu I. Basileios (867-886), daha önce yitirilmiş olan Anadolu’daki toprakları yeniden imparatorluk sınırlarına kattı. I. Basileios ve ardılı VI. Leo (886-912) dönemlerinde, imparatorluğun hukuk sistemi yeniden düzenlendi. II. Nikeforos Fokas (963-969), Girit ve Kıbrıs‘ı yeniden imparatorluğa kattı, Suriye ve Balkanlar’da yeni topraklar ele geçirdi.

II. Basileios (976-1025), 1001′de Araplarla yaptığı anlaşmayla Kuzey Suriye’yi egemenliği altına aldı. 1018′de Bulgar topraklarını ve Anadolu’daki eski Bizans topraklarını imparatorluğa kattı. Ne var ki II. Basileios’tan sonra İtalya’da ve Balkanlar’da ayaklanmalar çıktı. Doğuda Büyük Selçuklular Anadolu’ya akınlar düzenlemeye başladı. İmparator Romen Diyojen, 1071′de Malazgirt Savaşı’nda Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan’a yenilerek tutsak düştü. Büyük Selçuklu komutanları Anadolu içlerine yaptıkları akınlarla 10 yıl içinde başkent Konstantinopolis sınırına dayandılar. 1075′te, başkenti İznik (Nikaia) olan Anadolu Selçuklu Devleti kuruldu.

Bu dönemde, Konstantinopolis’in güçlü patriği ile papa arasındaki görüş ayrılıkları sert tartışmalara yol açtı ve 1054′te Roma Katolik Kilisesi ile Doğu Ortodoks Kilisesi bağımsız kiliseler haline geldi.

Haçlı Seferleri

Konstantinopolis’e dayanan Anadolu Selçukluları Bizans için önemli bir tehdit oluşturuyordu. Güney İtalya’ya egemen olan Normanlar da, imparatorluğu tehdit eden bir başka tehlikeydi. Komnenos hanedanından İmparator I. Aleksios (1081-1118) Normanlara karşı Venedik’le işbirliği yaptı. 1085′te Normanların önderi Robert Guiscard’ın, ertesi yıl da Anadolu Selçuklu Sultanı Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın ölmesiyle Bizanslılar bir süre için de olsa bu tehlikelerden uzak kaldılar.

I. Aleksios, 1096′da Avrupa’dan gelen Birinci Haçlı seferi’ne katılan Haçlılarin komutanlarıyla, Anadolu’da geri alınacak toprakların Bizans’a bırakılması konusunda anlaştı. Ama Haçlıların asıl hedefi, Kutsal Topraklar’ı (Kudüs) ele geçirmekti ve bu da Bizans’ın beklentilerini karşılamıyordu. Üstelik Haçlılar, Kudüs’e doğru ilerlerken aldıkları yerlerde kendi krallıklarını kurdular. Dördüncü Haçlı Seferi’nde ise, Bizans’ın başkentini işgal ettiler. 13 Nisan,1204′te Konstantinopolis’i ele geçiren Haçlılar, kenti yağmaladılar

Latin egemenliği


1204′te Konstantinopolis’te, Flandre Kontu Baudouin’in yönetiminde bir Latin İmparatorluğu kuruldu. Parçalanan Bizans İmparatorluğu’nun diğer yerleri Haçlı önderlerin yönetiminde Latin devletleri haline geldi. Haçlıların el koymadığı Bizans topraklarında ise bağımsız küçük Bizans devletleri kuruldu. Bu devletlerin en güçlüsü İznik’de İznik İmparatorluğu olarak 1204de ortaya çıktı ve bu devletin kurucusu I. Teodor Laskaris 1208de, “Roma İmparatoru” olarak İznik’te tac giydirilmiştir. Trabzon’da ise, Gürcistan Kraliçesi Tamar’ın desteğiyle 1204′te Trabzon Rum Devleti kuruldu. Komnenos hanedanından Aleksios ve David tarafından kurulan ve Pontos Devleti de denen bu devlet, 1461′de Osmanlılar tarafından ortadan kaldırılıncaya değin varlığını sürdürdü. Önce Adriyatik Denizi kenarlarında Mikhail Komnenos Dukas tarafindan kurulan, daha sonra Epir Despotluğu olarak anılan devlet, sonradan Makedonya ve Batı Trakya’da genişliyerek Selanik şehrini eline geçirmiş ve devletin hükümdarı da 1224de “Roma İmparatoru” olarak taç giymiştir.

Daha sonra tahta geçenler İznik İmparatorluğu egemenliğini Avrupa’ya kadar genişleterek devleti bir imparatorluğa dönüştürmüşlerdir. İznik imparatorlarından IV. Yannis Laskaris daha küçük iken, general Mikhail Palaiologos VIII. Mikhail adıyla ortak imparator olduktan sonra, İznik İmparatorluğu ordusu 1261′de Konstantinopolis’e girip Latin İmparatorluğu egemenliğine son vermiştir. VIII. Mikhail Palaiologos Ayasofya’da törenle “Roma İmparatoru” olarak taç giymiş ve böylece Bizans’ta Paleologlar dönemi başlamışt

Yıkılış dönemi (1261-1453)

VIII. Mikhail’in Bizans tahtını yeniden canlandırmasının ardından Avrupa devletleri Konstantinopolis’i ele geçirmek için yeni bir Haçlı Seferi düzenlediler. Ama 1281′de, Fransa Kralı IX. Louis’nin kardeşi Anjou Dükü Charles’ın komuta ettiği Haçlı ordusu Arnavutluk’ta yenilgiye uğradı. VIII. Mikhail döneminde Bizans doğuda Anadolu beyliklerinin saldırılarıyla karşı karşıya kaldı. Mikhail’in oğlu II. Andronikos (1282-1328) ve onun torunu III. Andronikos dönemlerinde Bizans, Anadolu’da Osmanlılarla, Balkanlar’da da Sırplarla savaşmak zorunda kaldı. 1299′da bir beylik olarak kurulan Osmanlı Devleti, İznik (Nikaia) ve İzmit (Nikomedeia)’yı ele geçirdi. Osmanlılar Bursa (Prusa)’yı da alarak burayı Osmanlı Devleti’nin başkenti yaptılar.

Bizans, Sırpların ve Osmanlıların arasında sıkışıp kaldı. Taht kavgaları da devleti zayıf düşürdü. Sırp Kralı Stefan Dusan, Sırp ve Bizans kralı olarak taç giydi. Daha sonra VI. Yannis Kantakuzenos adıyla Bizans tahtına çıkarken Osmanlılardan destek gördü. Osmanlı Padişahı I. Murad, 1362′de Konstantinopolis’in kuzeybatısındaki Edirne (Adrianopolis)’i ele geçirdi ve kenti Osmanlı Devleti’nin yeni başkenti yaptı. Böylece Bizans İmparatorluğu, Yunanistan’ın güneyindeki topraklar dışında, dört yanından Osmanlı topraklarıyla çevrilmiş bir ada haline geldi.

Konstantinopolis 1391′de Osmanlılar tarafından ilk kez kuşatıldı. Yedi ay süren kuşatmadan sonra Bizans, Osmanlılara eskisinden daha çok vergi ödemeyi ve Konstantinopolis’te bir Türk mahallesi kurulmasını kabul etti. Bizans İmparatoru II. Manuel’in Macar kralından yardım istemesi üzerine sefere çıkan Haçlı ordusu, 1396′da Yıldırım Bayezid tarafından Nikopolis’te Niğbolu Savaşı’nda yenilgiye uğratıldı. 1402′de Osmanlıların Ankara Savaşı’nda Timur’un ordusuna yenilmesi, Bizans’ı rahatlattı. Bizans, Mora’yı yeniden egemenliği altına aldı ve Osmanlılara vergi ödemeyi kesti. 1421′de Osmanlı tahtına çıkan II. Murad, ertesi yıl Konstantinopolis’i ve Selanik’i yeniden kuşattı.

1444′te yeni bir Haçlı ordusu da Varna Savaşı’nda Osmanlılarca bozguna uğratıldı. Dört yıl sonra, 1448′de Bizans tahtına XI. Konstantin çıktı. Konstantinopolis’i ele geçirmek üzere hazırlıklarını tamamlayan Osmanlı Padişahı II. Mehmed, 2 Nisan 1453 pazartesi günü 80000 adamıyla ve düzensiz birliklerle oluşan bir kuvvetle şehri kuşattı. Hristiyanlar kenti sayıca azlıklarına rağmen (7000 kişi 2000 i yabancı destek kuvvetleri olmak üzere) ümitsizce savundular. 29 Mayıs, 1453 Perşembe günü de 53 gün süren kuşatmanın ardından Konstantinopolis Osmanlıların eline geçti. Son İmparator Konstantin Palaiologos en son şehir surları düştükten sonra muhafızlarıyla şehri terketmeye çalışırken görüldü; deniz tarafından gelen Osmanlı askerleriyle karşılaştı ve çarpışma sırasında öldü. Cesedinin bulunup bulunmadığı ve bulundu ise nerede gömüldüğü hakkında, bazıları mantıkî bazıları ise mantığa sığmaz ama hiçbiri pozitif isbat kabul etmez, bir çok mitilojik açıklamalar bulunmaktadır. Şu gerçektir ki son imparator için (yeri mitoloji ile açıklanmayan ve pozitif olarak isbat edilebilen) herhangi bir mezar bulunmamakta ve nerede gömüldüğü bilinmemektedir. Bizans İmparatorluğu da böylece tarihten silindi. İstanbul’u fetheden II. Mehmed, Fatih Sultan Mehmet olarak tarihe geçti.

Devlet yönetimi

Bizans Devleti, çok geniş yetkilerle donanmış bir imparator tarafından yönetiliyordu. Genelde iktidar babadan oğula geçerdi. Ama Bizans İmparatorluğu’nda, ordu komutanlarının zor kullanarak tahtı ele geçirdiği ve yeni bir hanedanın yönetime geldiği dönemler olmuştur. Bizans’ı bazen imparatoriçeler de yönetti. İmparator aynı zamanda en yüksek rütbeli ordu komutanı, en yüksek yargıç ve tek yasa koyucuydu. Konstantinopolis’teki Ortodoks Kilisesi’nin patriğini de imparator atardı.

Başkent Konstantinopolis’te, Roma Senatosu örnek alınarak oluşturulmuş bir senato vardı. Bu senato imparatora yönetim işlerinde danışmanlık yapardı. Bazı yasalar yürürlüğe girmeden önce senatoda okunurdu. Senato da yasa tasarıları hazırlayarak imparatora sunabilirdi.

Ayrıca imparatorun hizmetinde bir başgörevli vardı. Bu kişi, bugünkü içişleri ve dışişleri bakanlarının görevlerine benzeyen bir görev üstlenirdi. Devlet daireleri, saray görevlileri, saray muhafız kıtaları, güvenlik, posta örgütleri ve yabancı elçilerle ilişkiler bu başgörevlinin sorumluluğunda ve yönetimindeydi. Maliye ve devlet topraklarının yönetiminden ise başka görevliler sorumluydu.

Bizans toprakları imparator Herakleios’tan itibaren ta VII. Yannis Kantakuzenos imparatorluğunun sonlarına kadar, thema adı verilen askeri/sivil yörelere ayrılmıştı. Bu yöresel yönetim sistemine göre themaların başına strategos denen hem askeri hem de sivil yetki ve görevleri bulunan valiler atanmaktaydı. Thema’daki askerlere toprak veriliyordu ve thema komutanı da çağrıldığında askerleriyle savaşa katılıyordu.

“Bizans” sanatı

Bizans sanatının kökeni Eski Yunan ve Roma sanatına dayanır. Bununla birlikte Mısır, İran ve Suriye kültürlerinden de etkilenerek, doğu ve batı uygarlıklarının bir bireşimi olarak gelişmiştir. Bizans’ın başkenti Konstantinopolis, ortaçağda dünyanın en büyük kentlerinden biriydi. Kent gösterişli sarayları, kiliseleri, hipodromu, zafer takları, dikilitaşları ve surlarıyla Bizans’ın da başlıca kültür ve sanat merkeziydi. Bizans sanatı, en önemli gelişmeyi mimarlık alanında yaptı. Bizans mimarlığının en belirgin özelliklerinden biri, yapılarda dev boyutlu kubbeler kullanılmasıdır. Öte yandan, duvar resimleri, mozaik, minyatür ve fildişi işçiliği gibi süsleme sanatlarında da Bizans çok ileriydi.

Sanat tarihçileri Bizans sanatını, Erken Bizans (330-726), Orta Bizans (867- 1204) ve Son ya da Geç Bizans dönemi (1261-1453) olmak üzere üç döneme ayırırlar

Erken Bizans döneminde başlıca iki tür yapıya rastlanır. Bunlardan biri, uzunlamasına eksenli bazilika biçiminde ve kubbeyle örtülü merkezî planlı yapılardır. Yunan ya da Latin haçı planlı bazilika örnekleri ise ikinci tür yapı biçimidir. İstanbul’daki İoannes Studios Kilisesi (İmrahor Camii), Efes’teki Meryem Kilisesi, Selanik’teki Ayios Dimitrios Kilisesi ve Aya İrini, uzunlamasına eksenli bazilika türünün başlıca örnekleridir. Kubbeyle örtülü merkezî planlı yapıların en çarpıcı örneği, 532-537 yılları arasında yapılan Ayasofya’dır. Bu yapı dünya mimarlık tarihinin de başyapıtlarından biridir. Kubbeli bazilika türünün İstanbul’daki diğer örnekleri ise, Sergios ve Bakhos Kilisesi (Küçük Ayasofya Camii) ile Khora Kilisesi’dir (Kariye Camisi). Bizans’ın imparatorluk sarayı olan Tekfur Sarayı, bir Orta Bizans dönemi yapısıydı. Bugün İstanbul’un Eğrikapı semtinde kalıntıları bulunan saray, üç katlı bir yapıydı ve duvarları tuğla ve kesme taşla bezenmişti.[kaynak belirtilmeli]

İstanbul’un su gereksinimini karşılamak için yapılan Binbirdirek Sarnıcı ve Yerebatan Sarayı, Bizans mimarlığının bu alandaki en başarılı iki örneğidir. Constantinus’un yaptırdığı Binbirdirek 224 mermer sütun üzerine ve İustinianos’un yaptırdığı Yerebatan Sarayı da 336 sütun üzerine oturtulmuştur.

Bizans’ın mozaik resim sanatı ve duvar bezemeciliğinin en güzel örneklerine, Ayasofya, Kariye Camisi, Tekfur Sarayı ve Ravenna’daki San Vitale Kilisesi’nde rastlanır. Bu erken Bizans dönemi yapıtlardaki hayvan figürleri ve mitolojik sahnelerde, Sasani geleneğinin etkileri de görülür. Kilise denetiminin güçlendiği ve ikonaların yok edildiği dönemde (717-867), erken Bizans dönemi sanatındaki gelişme de durdu. Bu yeni dönemde mozaik resim sanatı yüzeysel ve simgesel bir anlatıma yöneldi, haç ya da benzeri simgeleri öne çıkardı.

Geç Bizans döneminde, yeni yapılardan çok, var olan yapılar onarıldı ya da ek yapılarla zenginleştirildi. Dönemin başlıca yapıları Lips Manastırı (Fenari İsa Camisi), Hagios Andreas Kilisesi (Koca Mustafa Paşa Camii) ve Khora Kilisesi’dir . Dinsel tasvire karış gelişmiş olan hareket, geç Bizans döneminde etkisini yitirdi. Bizans sanatı yeniden Helenistik ve Roma anlayışına dönerek, doğalcı ve gerçekçi bir üslubu benimsedi

Bizans adı

Bizans İmparatorluğu kavramı tarihçilerin bir icadıdır ve İmparatorluğun hayatta olduğu dönemde hiçbir zaman kullanılmamıştır. İmparatorluğun Yunanca adı Basileia tön Romania (Roma İmparatorluğu) veya sadece Romania idi. Doğu Roma halkı da kendisini Romalı olarak adlandırırdı. Türkler ve Araplar ise Rum kelimesini kullanırlardı.[1] Batı Avrupa’da imparatorluktan “Bizans” diye bahsedilmeye başlanması Alman tarihçi Hieronymus Wolf’un 1557 yılında Corpus Historiae By­zantinæ adlı eserinin yayımlanmasının ardındandır. 1648 yılında Byzantine du Louvre (Corpus Scriptorum Historiæ Byzantinæ) ve 1680 yılında da Du Cange’nin Historia Byzantina adlı eserlerin yayımlanmasından sonra Montesquieu gibi Fransız yazarların arasında Bizans kelimesi popüler hale geldi.

Daha önceleri Batı Avrupa’da imparatorluk Imperium Graecorum (Yunanlıların İmapartorluğu) olarak adlandırılırdı. Özellikle 800 yılında Şarlman’ın Papa III. Leo tarafından Kutsal Roma İmparatoru (Imperator Augustus) olarak taçlandırılmasından sonra Roma mirası konusunda bir rekabet başlamıştı. Papalar ya da Batı’daki yöneticiler Doğu Roma imparatorlarından bahsedeceklerinde Imperator Romæorum unvanını kullanırlardı zira Imperator Romanorum unvanı Şarlman ve onun haleflerine aitti. Bu sebeplerden ötürü Bizans teriminin kullanılmasındaki amacın Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun rakibi Doğu Roma İmparatorluğu‘nu tarih sahnesinden silmek olduğu düşünülebilir.

Mimar Sinan

Mimar Sinan

Mimar Sinan Anıtı

Mimar Sinan Anıtı

Mimar Sinan veya Koca Mi’mâr Sinân Âğâ ( Sinaneddin Yusuf – Abdulmennan oğlu Sinan ), Osmanlı baş mimarı ve inşaat mühendisi. Osmanlı padişahları I. Süleyman, II. Selim ve III. Murat dönemlerinde baş mimar olarak görev yapan Mimar Sinan, yapıtlarıyla geçmişte ve günümüzde dünyaca tanınmıştır. Başyapıtı, “ustalık eserim” dediği Selimiye Camisi‘dir.

Kökeni ve devşirilmesi

Sinaneddin Yusuf , Kayseri’nin Agrianos (bugün Ağırnas) köyünde hristiyan Ermeni veya Rum olarak doğmuştur. 1511′de Yavuz Sultan Selim zamanında devşirme olarak İstanbul’a gelmiş yeniçeri ocağına alınmıştır.
« “Bu değersiz kul, Sultan Selim Han‘ın saltanat bahçesinin devşirmesi olup , Kayseri sancağından oğlan devşirilmesine ilk defa o zaman başlanmıştı. Acemi oğlanlar arasından sağlam karakterlilere uygulanan kurallara bağlı olarak kendi isteğimle dülgerliğe seçildim. Ustamın eli altında , tıpkı bir pergel gibi ayağım sabit olarak merkez ve çevreyi gözledim. Sonunda yine tıpkı bir pergel gibi yay çizerek , görgümü artırmak için diyarlar gezmeye istek duydum. Bir zaman padişah hizmetinde Arap ve Acem ülkelerinde gezip tozdum. Her saray kubbesinin tepesinden ve her harabe köşesinden bir şeyler kaparak bilgi, görgümü artırdım. İstanbula dönerek zamanın ileri gelenlerinin hizmetinde çalıştım ve yeniçeri olarak kapıya çıktım ” »

Yeniçerilik dönemi

Abdulmennan oğlu Sinan, Mimar olarak Yavuz Sultan Selim‘in Mısır seferine katıldı. 1521 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın Belgrad Seferine Yeniçeri olarak katıldı. 1522’de Rodos Seferine ve Belgrad Seferine Atlı Sekban olarak katılıp, 1526 Mohaç Meydan Muharebesi’nden sonra, gösterdiği yararlıklar sebebiyle takdir edilerek Acemi Oğlanlar Yayabaşılığına (Bölük Komutanı) terfi ettirildi.Sonraları Zemberekçibaşı ve Başteknisyen oldu.

1533 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın İran Seferi sırasında Van Gölü‘nde karşı sahile gitmek için Mimar Sinan iki haftada üç adet kadırga yapıp donatarak büyük itibar kazandı. İran Seferinden dönüşte, Yeniçeri Ocağında itibarı yüksek olan Hasekilik rütbesi verildi. Bu rütbeyle, 1537 Korfu, Pulya ve 1538 Moldavya seferlerine katıldı. 1538 yılındaki Karaboğdan Seferinde ordunun Prut Nehri’ni geçmesi için köprü gerekmiş bataklık alanda günlerce uğraşılmasına karşın köprü kurulamamış görev Kanuni‘nin veziri Damat Çelebi Lütfi Paşa’nın emriyle Abdulmennan oğlu Sinan’a verilmiştir.
« Hemen adı geçen suyun üstüne bir güzel köprünün yapımına başladım. 10 günde yüksek bir köprü yaptım. İslam ordusu ile bütün canlıların şahı , sevinçle geçtiler. »

(Tezkiretü’l Bünyan ve Tezkiretü’l Ebniye)

Köprünün yapımından sonra Abdulmennan oğlu Sinan 17 yıllık yeniçerilik hayatından sonra 40 yaşında Başmimarlık görevine atanır.
« Yeniçeri ocağındaki yolumdan ayrılacak olma düşüncesi elem verse de sonunda yine mimarlığın camiler inşa edip birçok dünya ve ahret muradına vesile olacağını düşünüp kabul ettim. »

( Tezkiretü’l Bünyan ve Tezkiretü’l Ebniye)

Edirne ve güzel yurdum

Edirne…

EDİRNE.TÜRKİYE’NİN .Tarihi yerlerinden, biri güzel sirin bir yer. Selimiye mükemel çok güzel saray, içi kırk pınar,görülmeye degerdi sokaklar tarih kokuyor, cadeler temiz, ilçeler,köyler, çok güzel kapıküle, sınırda Bulgaristan sınırı,nereye baksam Osmanlı eseri var. Sokaklar dar,küçük biraz genişleme var. Ama Edirne gezileçek yer, insan hayran kalıyor. Her taraf tarihi yer. İnsanları medeni Avrupa gibi olmuş .Geçimi tarımla geçiniyor.

Edirne İlçeleri ;

Merkez | Enez | Havsa | İpsala | Keşan | Lalapaşa | Meriç | Süloğlu | Uzunköprü

Keşan Tarihi

Keşan ilçesi M.Ö. 30. yüzyıldan itibaren Luvi ve Traklarla başlayan bir geçmişe sahiptir. Yöre daha sonraları eski Yunan, Pers, Makedonya ve Bizans yönetimlerinde kalmış, 14. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı hakimiyetine girmiştir.

1877 yılında ilçe olan Keşan, sırasıyla Rus, Bulgar ve Yunan işgallerine uğramış, 11 Ekim 1922 Mudanya Ateşkes Anlaşması sonrası 19 Kasım 1922′de TBMM hükümetine bağlanmıştır.

Dilleri ; Yunanca,Pomakça(Slavca),Bulgarca,Boşnakça,Arnavutça ..

Edirne, Enez

Enez, Edirne’nin bir ilçesidir. Enez ilçesinin 21 km kuzeyinde İpsala, 60 km doğusunda Keşan ilçesi, güneyde ve batıda Ege Denizi ve Yunanistan ile mülki ve milli sınır ile çevrilmiş olup, toplam 30 km deniz, 44 km mülki sınırlara sahiptir. Enez bölgesinin toplam nüfusu 8356 olup, yüzölçümü 473 km²’dir.

Antik çağlarda adı Ainos olan kent Türk-Yunan sınırının hemen kıyısında, Meriç Nehrinin denize döküldüğü Ege’nin Kuzey sahilinde bir yarımada üzerinde yer almaktadır. Kentin kuruluşu ile ilgili çeşitli farklı görüşler ileri sürülmektedir.

Günümüzde Enez adını taşıyan Ainos, Meriç nehrinin denize döküldüğü yerde kurulmuş iki limanlı bir şehir olarak üne kavuşmuştur. Önceleri deniz kenarında olan şehir, Meriç nehrinin alüvyon sürüklemesi sonucunda kıyıdan uzaklaşmış; şu an 4 km içerde kalmıştır. Ainos, ilk iskan edildiği M.Ö. 4000′li yıllardan bu yana çok değişiklik geçirmiş olmasına rağmen yaşamını kesintisiz sürdürmüştür.

Enez ilçesinde genelde Akdeniz iklimi mevcuttur. İlkbahar ve sonbahar ayları yağışlı, kışları sert ve kuru geçer. Kışın az kar yağmakla birlikte nemli bir hava hüküm sürer.

Bölgede devlet karayolu olarak sadece EnezKeşan karayolu mevcuttur. Havaalanı yoktur.

Ainos’un ilk sakinleri kimlerdi, kesin olarak bilemiyoruz. Ancak Eskiçağ kaynaklarında, Ainos’un yerinde önceleri Trak kabilelerinin yerleşmiş olduklarını, M.Ö.7. Yüzyılda İzmir’in kuzeyinde Aiolia bölgesinde yaşayan Aioller tarafından iskan edildiği, daha sonra ise, Mytileneliler (Midilli Adası) ile Kymeliler tarafından bir kolani olarak kurulmuş olduğu zikredilmektedir.
Gerçekten Enez ve çevresinde yapılan kazı ve araştırmalarda ele geçen maddi kalınltılar bu tarihi bilgileri doğrulamaktadır. M.Ö. VI. Yüzyılın sonlarında Pers Kralı Darius’un 513 tarihinde yaptığı İskit seferinden sonra Trakya ve dolayısıyla Enez Pers İmparatorluğunun hakimiyeti atına girdi. Enez, M.Ö.478/477 tarihindeAttik -Delos Deniz Birliği’ne katıldı. Şehir, Pers Kral Barışı ile M.Ö.386 yılında bağımsızlığına kavuştu. Hellenistik Çağda Ptolemayosların hakimiyetinde kalan Enez, M.Ö.ı90 yılında Romalılar’ın Trakya’yı zaptetmeleriyle tekrar bağımsızlığını elde etti.

Edirne, Havsa

Havsa ilçesi Romalılar tarafından kurulmuştur. Havsa, Roma İmparatorluğu ikiye ayrıldıktan sonra Bizanslılar’ın elinde kalmıştır. 1356 yılında Rumeli‘ye geçen Türkler burayı I. Murat vasıtasıyla Türk topraklarına katmışlar ve ilçeye “Hosa” adını vermişlerdir. Edirne, Osmanlı Devletinin hükümet merkezi olduktan sonra Hosa‘da bulunan Rumlar, Padişah I. Murat’ın ikamet ve din serbestisi ile ilgili fermanlarına aldırmadan burayı terk ederek İstanbul ve Selanik taraflarına göç etmişlerdir. Fetihten sonra Anadolu’dan getirilen göçmenlerle kasabanın Türkleştirilmesi sağlanmış, Sokollu Mehmet Paşa’nın buraya önem vermesiyle de Türklük gelişmiştir. Bugün Hacı İsa, Hacı Gazi ve Helvacı Baba mahalleleri o dönemde getirilen göçmen ailelerin isimlerini taşımaktadır.

Tarihi eserler 1577 yılında Sokollu Mehmet Paşa tarafından oğlu Kazım Paşa adına Mimar Sinan‘a yaptırılan Sokollu Camii, Fukaraya Bektaşilerinden olduğu söylenen Kurt Bey Anıtı, sadece kemeri kalan kervansaray, harap vaziyetteki Sokollu Hamamı ve bugün de kullanılmakta olup bütün tesisleri Mimar Sinan tarafından yapılan çeşmedir. Tarihi eserlerden Hafsa Hatun ve Abdülselam Camii‘nden hiç bir iz kalmamıştır. Padişah II. Beyazıt‘ın hanımlarından Hafize Sultan ilçeye yerleştikten sonra ilçeye bir müddet “Hafse” denilmiş, daha sonra bu iki isim karışımından “Havsa” ismi doğmuştur.

Edirne, İpsala

Edirne Belediyesi

Edirne Belediyesi

İlçenin bulunduğu bölge çok eski bir yerleşim bölgesidir. Bölgeye ilk gelenlerin MÖ 4000 yıllarında Trak kavimleri olduğu bilinmektedir. [Trakların gelişleri, MÖ 2000'den daha öteye gitmemektedir. Hiç olmazsa, tarihler bunu böyle yazmaktadırlar!]

MÖ XII. yüzyıla kadar ki 800 yıl boyunca yeni yeni Trak boyları gelip, bölgeye ve Doğu Trakya’ya yerleşti. Balkan Yarımadası’nın birçok kısmı bu gelen akım ile doldu. Traklar, Balkan Yarımadası’na maden devri medeniyetini getirdiler. Onlardan kalma paralar, Trakların yazı bildiklerini ve kullandıklarını göstermektedir. Buradan çıkarılan şu ki, ilçemizde İlkçağ, Bölgeye gelen Traklar Meriç havzasının orta ve aşağı bölümlerine yerleşmişlerdi.

Pers İmparatoru I. Daryüs (Büyük Dara), MÖ VI. yüzyıl sonlarında ilçemizin bulunduğu bu bölgeyi imparatorluğuna eklemiş, Traklar Pers İmparatorluğu’nun zayıflama döneminde, aralarında birleşip isyan çıkarmışlardır. Trez [Bu kişi Tereus olmasın, sakın!? Ayrıca da, Vize'de hüküm sürmüştü gâlibâ!] Atlı Boy Beyi Başkanlığı’nda bir Trak Devleti kurmuşlardır. Bu kurulan Türk Trak Devletinin Başkenti Kypsala (İpsala) idi.

Başkenti Kypsala (İpsala) olan Trak boyu (Odrisler) bu bölgede yıllarca egemenlik sürmüşlerdir. Edirne ilini de başkenti Kypsala (İpsala) olan Odrisler kurmuşlardır.

I.Murat’ın kumandanlarından Evranos Bey tarafından 1356 yılında alınmış olan İpsala İlçesi’nin Osmanlı tarihinde önemli bir yeri vardır. O tarihte çayır olan bugünkü çeltik ekili sahalarda Osmanlı Ordusu’na at yetiştirilirdi. İyi cins kısrak sürüleri, azgın aygırları yanlarında bu otlar üzerinde yaz kış dolaşırdı. Binilecek çağa gelen taylar bu çayırlarda kementlerle tutulur, Edirne ’ye götürülür donatılır, eğitime tabi tutulurdu. Osmanlı Ordusu’na giren İpsala tayları, Türk Akıncılarını zafer yollarına taşır dururdu. İpsala yüzyıllarca Osmanlı Süvari Ordusu’na at yetiştirilen bir kaynak olmuştur.

İpsala ilçesi önce Sofulu’ya Balkan Savaşı’ndan sonra da İbriktepe’ye bağlı nahiye idi. 1928 yılında kaza olmuştur.

Edirne, Lalapaşa

Osmanlı döneminde, önemli bir yeri olan ilçe zamanın şehzadelerine dinlenme ve avlanma olanağı sağlamıştır. İlçe bugünlerde turizm yönünden de gelişmenin ve keşfedilmenin gayreti içindedir. Son yıllarda yapılan arkeolojik araştırmalar göstermiştir ki ilçenin, çok sayıda yer altı zenginliklerine sahiptir.

Lalapaşa, tarihi kalıntılarının çokluğu, ilçesi ve köyleri ile birlikte 17 bin yıllık bir tarihi sinesinde barındırmaktadır. Tarihi eserlerden dolmenler, yurdumuzda sadece Kars ilinde ve Lalapaşa ilçesinde bulunmaktadır. Menhirler ve kale kalıntıları yanında Mimar Sinan‘ın yaptığı su yolları birer tarihi anıt olarak bugün de varlığını ayakta durarak sürdürmektedir.

Buluntu ve kalıntılardan, ilçede günümüzden 5-6 bin yıl öncesinde insanoğlunun yaşadığı anlaşılmaktadır. Bazı kaynaklar da M.Ö. III. bin yılında Anadolu‘ya geçen ve Avrupa‘dan geldiği sanılan Lüviderden söz eder. Bunların Hint Avrupa ailesinden olduğu belirtilir.

Yazılı kaynaklar bölge tarihini Traklar’la başlatır. M.Ö. VIII, ve VI. Yüzyıla ait yazılı kaynaklardan Traklar’ın ismine raslanmaktadır. Trak kabilelerinin bölgeye kuzey yoluyla geldiği ve Traklar’ın önce mağaralarda, sonra etrafı hendeklerle ve çiderle çevrilmiş köylerde yaşadıklarını belirtiyorlar.

Lalapaşa, Padişah Murat Hüdavendigar’ın Lalası, Lala Şahin Paşa tarafından 1361 yılında fethedildi. Komutan Lala Şahin Paşa’nın isminin bu beldeye verildiği yazılı kaynaklarda belirtiliyor.

Lalapaşa İlçesi Balkan Savaşı‘na kadar merkezi Hacıdanişment olan Çöke Bucağı’na ait bir köydü ve adı Paşaköy olarak anılırdı.

Edirne, Meriç

Bugünkü ilçe toprakları, 1361′de Osmanlıların eline geçti.Balkan Savaşları’na (1912-1913) kadar bugünkü ilçe topraklarının bir kısmı Sofulu’ya (Yunanca; Souflion), diğer bir kısmı da Uzunköprü’ye bağlıydı.Sofulu’nun elden çıkmasından sonra, bölge 1913′te Kavaklı adıyla ilçe yapıldı, 1919′da da Uzunköprü kazasına bağlandı. 1930′lara kadar Kavaklı ve Kavak adlarıyla anılan Meriç 1920′den 1922′ye değin Yunan işgalinde kaldı.

1936′da Büyük Doğanca köyü ilçe merkezi oldu, ilçenin Kavaklı olan adı da Meriç olarak değiştirildi.Meriç Belediyesi 1930′da kurulmuştur.

Edirne, Süloğlu

Süloğlu, Edirne ilinin kuzeydoğusunda yeralan ve Kırklareli iline sınırı olan ilçe.

250 km² yüzölçümündeki Süloğlu’nun nüfusu 12.000 kişi civarındadır. Karasal iklimin görüldüğü ilçenin başlıca geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır.

14. yüzyılın ortalarında Osmanlı topraklarına katılan Süloğlu’na Anadoludan getirilen yörükler yerleşyirildi. 1. Balkan Savaşı sırasında Bulgarların eline geçen şehir, 1. Dünya Savaşı‘ndan sonra Yunanlılar tarafından işgal edildi. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Mudanya Mütarekesi hükümlerine göre 22 Kasım 1922′de Türk topraklarına katıldı. Cumhuriyetin ilk yıllarında Edirne Merkez‘e bağlı bir köy olan Süloğlu, 1934′te nahiye 1967′de belediye oldu. 1991′de ilçe haline geldi.

Edirne, Uzunköprü

Süloğlu, Edirne ilinin kuzeydoğusunda yeralan ve Kırklareli iline sınırı olan ilçe.

250 km² yüzölçümündeki Süloğlu’nun nüfusu 12.000 kişi civarındadır. Karasal iklimin görüldüğü ilçenin başlıca geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır.

14. yüzyılın ortalarında Osmanlı topraklarına katılan Süloğlu’na Anadoludan getirilen yörükler yerleşyirildi. 1. Balkan Savaşı sırasında Bulgarların eline geçen şehir, 1. Dünya Savaşı‘ndan sonra Yunanlılar tarafından işgal edildi. Kurtuluş Savaşı‘ndan sonra Mudanya Mütarekesi hükümlerine göre 22 Kasım 1922′de Türk topraklarına katıldı. Cumhuriyetin ilk yıllarında Edirne Merkez’e bağlı bir köy olan Süloğlu, 1934′te nahiye 1967′de belediye oldu. 1991′de ilçe haline geldi.