SİNOP İLİ
Oca 31st
Sinop ili Türkiye‘nin Karadeniz Bölgesi sınırları içerisinde kalan bir ilidir. Sinop, ulaşım sorunlarından dolayı türlü kalkınamamış, işsiz kalan nüfus başka illere göç etmek zorunda kalmıştır
Coğrafi özellikler
Anadolu ‘nun kuzey yönde uç noktası olan Sinop Kalesi Pontus’a doğu yönün’de bağlanan Boztepe Burnu berzahında bir kale-şehir olarak kurulmuş ve tarih boyunca doğu yönde gelişmiştir. Tarih boyunca kale dışına pek taşmayan şehir bir liman kenti özelliği taşır. Berzahın kuzey doğusundaki dış liman fırtınalara açık olduğu ve denizcilik bakımından kullanışlı sayılmadığı halde, Antikçağ ‘da daha çok bu limanın kullanıldığı bilinir. Zamanla kum dolan ve kullanılamaz hale gelen bu limanı berzanın güney-doğusundaki iç limana aynı dönemde bir kanal bağlardı. Bu kanal, Selçuklular döneminde kapatılmıştır.
Yarımadanın güney yönündeki iç liman ise rüzgarlara kapalı konumuyla ve sakin deniziyle güney Karadeniz’in en önemli limanıydı. Bu özellikleri yüzünden “Akdeniz” ismini almıştır. Tarih boyunca işlek bir liman yaşantısı ve tersane faaliyeti bu limanda gerçekleşmiştir. 19. yüzyıl‘a kadar tamamen ayakta duran surlardan ise günümüze büyük bir kısmı kalmıştır ve yıkıntılarından rekonstrüksiyonu yapılabilir. Şehrin gelişimi sürekli olarak doğu yönde, Boztepe Burnuna doğru olurken, kuzeydeki Akliman ve Anadolu yönünde birkaç azınlık yerleşmesinden başka bir yerleşim olmamıştır. Doğudaki yarımada ise gittikçe sarplaşmakta, Hıdırlık tepesinde 187 metre yüksekliğe ulaşmakta ve nihayet deniz yönünde dik yarlar ile kuşatılmaktadır. Bu durumda şehrin deniz yönünden ve berzahtan zaptedilmesi imkânsız olmaktadır.
Tarih
Sinop tarihi açıdan önemli bir yerdir. Antik çağdan beri parlak ve yoğun bir ticari ve kültürel yaşantıya sahip olan Sinop, bu niteliğini Bizans, Selçuklu, Candaroğlu ve Osmanlı yönetimlerinde de sürdürmüş, ayrıca kale ve tersanesi ile bölgenin en önemli askeri üslerinden biri olmuştur. Bu durumunu Sinop Baskını’ndan sonra kaybetmeye başlayan kent, sur dışına güneydoğu yönde azınlık yerleşmeleri ile batıya doğru ise yönetim ve eğitim gibi kamu hizmetleri yerleşmesiyle çıkmıştır.
İlin Adının Kaynağı
Antik Çağ‘da, Paflagonya bölgesi içinde kalan Sinop’un saptanabilen en eski adı, Sinope’dir. Bir söylenceye göre kent adının kurucusu olarak kabul edilen aynı isimli bir Amazon kraliçesinden almıştır. Bir başka söylenceye göreyse, kenti eski Yunan’da Irmak Tanrısı Asopos’un su perisiSinope kızlarından kurmuştur. Bahsi geçen Yunan efsaneleri İÖ V. – IV. ve III. Y.Yıllarda tarihlenmektedir ve aynı dönem kent sikkeleri üstünde, Sinope’nin başı görülmektedir. Hangi söylence benimsenirse benimsensin, kentin kurucusunun Sinope olduğu kesindir. Ancak, Sinope bir su perisi ise, kentin Yunanlı kolonicilerce; Amazon ise; Anadolu’nun yerli halklarınca kurulmuş olması gerekir. Bu ikilem, dilbilim çalışmalarıyla bir ölçüde çözülmemiştir: Gerek etimolojisine yabancı olan Sin ya da Sind sözcüklerine Yunanistan’ın dışında daha çok Pontos,Doğu Anadolu,İran ve Hindistan’da rastlanmaktadır. Bu da, Sinope adının yerli Anadolu dillerinde gelmiş olabileceğini göstermektedir. Ünlü Antik Çağ coğrafyasısı Strabon ise, kentin kurucusu olarak, Argonotlar’dan Teselyalı Otolikos’u göstermekte ve onun kenti ele geçirerek bir Yunan kolonisi kurduğu yazmaktadır. “Kentin ele geçirilmesi” kavramı, kolonileştirmeden önce, kent’te yerli bir halkın yaşandığını ortaya koymaktadır. Strabon’un sözünü ettiği gelişmeden sonra, Sinope Kenti İÖ VII. yıllarında bir kez Miletuslular’ca kolonileştirilmistir. Kent’te, sırasıyla Miletuslu Habrindas, Koos ve Krenitas dönemlerinde yerleşilmiştir. Tüm bü söylence ve tarihsel olaylar Sinop’un ilk çağlarda yerli halkça kurulduğunu, bu yerleşimi, söylencesel Argonot seferiyle ilgili olarak bir Yunan kolonisi’nin izlediğini, son olarak da Miletuslular’ın burada bir koloni kurduğunu ortaya koymaktadır. Sinop’u da içeren Karadeniz bölgesi’nin en eski halkı Hitit kaynakalrında bahsi geçen Kaşkalar olup, bu kaynağa göre “Arauanna Ülkesi adlı bir bölge de, Sinop yöresinde bulunuyordu.
Pontus Dönemi
183 M.Ö. Pharnakes I Sinopu elle geçirdi ve Pontus Krallığı’nın başkenti yaptı. O dönemlerde, Sinop tarihinde en parlak dönemini yaşadı. Tüm tarihi yapıtlar ve Sinop Kalesi Pontus dönemine dayaniyor. Pontus Kralı Mithridates VI M.Ö. 64 yılında yapılan savaşı Pompeius Magnus’a kaybedince Romalılar Pontus‘u Roma İmparatorluğu‘nun egemenliği altına aldılar. Sinop’un önemi Roma döneminde azalmıştır.
Bizans Dönemi
Sinop doğal korunaklı bir liman kenti olduğu için, Bizans Dönemi’nde de önemini korudu. Rusya steplerinden ya da Orta Anadolu’dan gelen ürünlerin boşaltma yükleme merkezi burasıydı. Sinop, Bizans egemenliğin’nin dönemlerinde Paflagonya Theması içinde yer alıyordu.
Osmanlı Dönemi
Osmanlı yönetimi altında Sinop, bir süre barış içinde yaşadı. Ancak patlak veren Celali ve Suhte ayaklanmaları sırasında büyük sıkıntılar çekti. 1558′de Kanuni’nin oğulları Selim ve Beyazıd arasında çıkan saltanat kavgasından sonra Anadolu’da karışıklar giderek arttı. İran’a sığınan Beyazid geri dönmesi kaygısıyla Rumeli askerinin Amasya-Tokat arasında bekletilmesine karşın, yöredeki olaylar azalmadı. Sinop, Bafra ve Ladik‘te suhteler halkın can, mal ve namusuna saldırıyorlardı.Devlet görevlilerinden ve halktan bazı kişiler’de, suhtelere yardımcı oluyorlardı. Kastamonu Sancakbeyi Süleyman Bey’de İstanbul’a gönderdiği mektupta Boyabat, Sinop, Durağan kadılıklarına zekat, sadaka ve benzer adlarla zorla para toplayan suhtelerden ve rüşvet karşılığı bunlara yardım eden hazine tahsildarlarından yakınıyordu. 1567-1568′de olaylarıin daha da artmış olduğu; Sinop Kadısı’nın İstanbul’a gönderdiği mektupta anlaşılmaktadır. Bolu’da soygunlar düzenleyen iki suhte topluluğu, devlet giriştiği hareket sırasında Sinop’a çekildiler. Sinop’daki eylemleri yakınma konusu olunca devlet, Bursa Sancakbeyine suhteri cezalandırma görevi verdi. 200 kadar sipahi seferden alıkonularak suhteler üzerine gönderildi. Ancak sipahiler suhtelerle çarpışmaya yanaşmadılar. Boyabatlı Söyleme ve Kara Hüseyin adındaki suhtelerin başkanlığında hareket eden gruplar, yöredeki tüm kasabaları haraça bağladığı gibi, Sinop Kadısı’nın yolunu kesip bir adamı öldürdüler
Tarihçe
Sinop’un ilçesi. Anadolu’nun en büyük ırmağı Kızılırmak ile Batı Karadeniz’in en büyük ırmağı Gökırmak’ın birleştiği noktada kurulu ilçedir. Türkiye’nin en büyük ve en verimli çeltik ovalarından birine sahip olan ilçe bugüne dek üç çeltik şölenine ev sahipliği yapmıştır.
Coğrafya
Sinop’un güneydoğusunda Samsun il sınırında yer alan Durağan; Dikmen, Boyabat ve Saraydüzü ilçeleri ile komşudur. Osmanlı döneminde Kastamonu’ya bağlı yerleşim, 1899′da Boyabat’a bağlı bir bucak merkezi iken 1954 yılında Sinop’a ilçe olarak bağlanmıştır. İlçeye bağlı belde yoktur; bağlı köy sayısı ise 70’tir.
Kızılırmak havzasında, İç Anadolu’yu Karadeniz’e bağlayan yollar üzerinde, Gökırmak Vadisi’nde kurulmuş olan ilçe sınırları içinde II., III. ve IV. sınıf verimli tarım toprakları bulunmakla birlikte, ilçe genelinde VII. ve VIII. sınıf tarım toprakları ağırlıktadır. İlçenin dağlık alanları Tarım Master Planı’nda belirtilen II. alt bölge; ovalık alanları ise III. alt bölge olarak nitelendirilen alanlarda kalmaktadır. İlçede sulu tarım alanlarında yetişen en önemli ürün çeltiktir. Kuru tarım alanlarında ise tahıl ekimi yapılmaktadır.
II. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde Dr. Rıza Nur Sinop Mebusu olarak meclise girdi.
Nüfus ve demografi
Ulaşım şebekesi olarak Antikçağ ‘dan beri geometrik yapısını koruyan Sinop’un ulaşım omurgasını, Boyabat yolu ile bu yolun şehir içindeki devamı olan Sakarya, Cumhuriyet ve Fatih caddeleri oluşturur. Bu eksendeki en önemli dikey bağlantı, Valilik ve Belediye önünden geçen Gazi Caddesidir. Şehir yerleşiminde, Yeni Mahalle yüksek gelirli memurların, Camikebir Mahallesi zengin tüccar, serbest meslek sahibi ve esnaf ailelerinin, Gelincik Mahallesi ise taşradan yeni gelmiş olanların yerleştikleri alanlardır. Batıda Gelincik, Kuzeydoğuda İncedayı ve Kefevi, doğuda Ada Mahalleri düşük gelirli grupların yerleşim yerleridir. Bu demoğrafik katmanlaşmanın tersine İl, ülkenin ileri eğitim ve demokratik yaşam şekline sahiptir.
İlçe
Ayancık, Sinop ilinin bir ilçesidir. 13500 nüfusludur ve Sinop’un ikinci büyük ilçesidir. Ayancık Kilisesi ilçedeki tarihi bir merkezdir. İlçenin birkaç kilometre dışında bulunan Akgöl, ilçenin en önemli güzelliklerinden biridir.
Suni limanların yapılmasıyla balıkçılık da gelişmiştir. Yer şekilleri ve arazi yapısı tarım için uygun olmasa da ilçe ekonomisinde tarımın önemli yeri vardır. Keten sanayisi de son yıllarda önemli aşama kaydetmiştir.
İlçe, Ayancık Tepesi’nin eteğinde, Ayancık Çayı’nın denize döküldüğü yerde, açık denize bakar şekilde kurulmuştur. Liman şehridir ve liman açık denize baktığı için fırtınalara açıktır. İl merkezine 54 km uzaklıktadır. Yenikonak tek bucağıdır. Türkeli ise 1957 yılında ilçe olmuştur. İlçe yüzölçümü 876 kilometrekaredir. Komşu ilçeleri Türkeli, Erfelek ve Boyabat’tır
İl: Sinop ● İlçe Merkezi: Ayancık
Beldeler: Yenikonak
Köyler:
Abdülkadirköy • Ağaçlı • Akçakese • Akören • Armutluyazı • Aşağıköy • Avdullu • Aygördü • Babaçay • Babaköy • Bahçeli • Bakırlı • Bakırlızaviye • Belpınar • Büyükdüz • Çamyayla • Çaybaşı • Çaylıoğlu • Davutlu • Dedeağaç • Dereköy • Dibekli • Doğanlı • Dolay • Erdemli • Erikli • Fındıklı • Göldağı • Gölköy • Günpınar • Gürsökü • Hacılı • Hacıoğlu • Hatip • Hüseyinbey • İnaltı • KaldırayakKarakestane • Karapınar • Kestanelik • Kızılcakaya • Kozcuğaz • Kozsökü • Köseyakası • Kurtköy • KuzKöy • Kütükköy • Maden • Mestan • Mustafakemalpaşa • Ortalık • Otmanlı • Ömerdüz • Pazarcık • Sansar • Sırma • Sofu • Söküçayırı • Sulusökü • Tarakçı • Tepecik • Tevfikiye • Topağaç • Türkmen • Uzunçam • Ünlüce • Yarenler • Yemişen • Yenice • Yenigüler • Yeşilyurt • Zaviye •
Boyabat, Sinop iline bağlı, Batı Karadeniz Bölgesi’nde yer alan bir ilçedir. Geçim kaynağı tarımdır ve genellikle pirinç yetişir.
Kiremit ve tugla fabrikalari, sirik kebabi, cember, dericilik, barajlar, kale, davul-zurna,Boyabat’in yöresel özel yönleridir.Son zamanlarda kirazcılıkla ilgili çalışmalar yapılmaktadır.Nüfusunu büyük bölümü il dışında yaşamaktadır. Sinop un en kalabalık ilçesidir.
İlçenin M.Ö. 600 yıllarında kurulduğu sanılmaktadır. Şehrin eski adı Germanikopolis’tir. İlçeyi ilk kuranların Gaşkalar olduğu tahmin edilmektedir. Boy, uzunluk ya da kabile, soy, aşiret; Abat, mağrur ya da imar edilmiş anlamına gelsede, bir zamanlar islam ve hristiyan dünyasının sınırında bir “serhat boyu kalesi” olduğundan adının Boy-Abad olarak yerleştiği sanılmaktadır. Bir başka söylentiye göre de “uzun ova” anlamı verilir. Boyabat sırasıyla Gaşka, Hitit, Paflagonya, Lidya, Pers, Makedonya, Roma, Bizans egemenliklerine girmiştir. Boyabat yöresi Danişment hükümdarı Gümüş Tegin tarafından Türk İdaresine katılmış, Selçuklu, Candaroğulları dönemlerinden sonra 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Tanzimat devrinde Boyabat nahiyeye çevrilmiş, 1868 yılında da kaza yapılmıştır.Ekim ayının 2.çarşambasına rastlayan panayırı meşhurdur.
İl: Sinop ● İlçe Merkezi: Boyabat
Beldeler: YOK
Köyler:
Akçakese • Akyürük • Alibeyli • Ardıç • Arıoğlu • Aşağıseyricek • Aşıklı • Aydoğan • Bağlıca • Bayamca • Bektaş • Bengübelen • Benişli • Binerli • Boyalı • Bölüklü • Bürüm • Büyükkaraağaç • Cemalettinköy • Çaltı • Çarşak • Çatpınar • Çattepe • Çaybaşı • Çeşnigir • Çorak • Çukurhan • Çulhalı • Çurkuşlar • Dağtabaklı • Darıözü • Dayılı • Dereçatı • Dodurga • Doğrul • Doğuca • Düzkaraağaç • EdilEğlence • Ekinören • Emiroğlu • Engilekin • Erkeç • Esengazili • Esentepe • Gazidere • Gazideretabaklı • Gökçeağaçsakızı • Gökçukur • Göve • Günpınar • Hacıahmetli • Hamzalı • Ilıcaköy • İmamlı • İsaoğlu • Kadınlı • Karacaören • Karamusalı • Kartaloğlu • Kavacık • Kavak • Kayaboğazı • Keseköy • Kılıçlı • Killik • Koçak • Kovaçayır • Kozanlı • Kozkule • Köprücek • Kurtlu • Kurusaray • Kuyucakpınar • Kuzveren • Mahmutlu • Maruf • Marufalınca • Muratlı • Oğlakçılar • Okçumehmetli • Osmanköy • Ömerköy • Ören • Paşalıoğlu • Pirefendideresi • Salar • Sarıağaççayı • Sarıyar • Şeyhli • ŞıhlarKöyü • Taşhanlı • Tekke • Tırnalı • Uzunçay • Yabanlı • Yaylacık • Yazıköy • Yenicamili • Yenikayalı • Yeniköy • Yenimehmetli • Yeşilçam • Yeşilk Yeşilyurt • Yukarıseyriceköy • •
Dikmen, Sinop ilinin bir ilçesidir. İl merkezine 50-55 km uzaklıktadır. Sinop’un doğusunda, Samsun ili sınırında bulunmaktadır. Durağan ve Gerze ilçeleri ile komşudur. 1990 yılına kadar Gerze’ye bağlı bir bucak merkezi olan yerleşim, bu tarihte ilçe statüsüne kavuştu. Günümüzde ilçeye bağlı yirmi sekiz köy bulunmaktadır.
Batı Karadeniz havzasında yer alan Dikmen ilçesi, Güzelceçay Vadisi’nde, çam ormanları arasında kurulmuş küçük bir yerleşimdir. Havzanın genel özelliğine paralel olarak, dağlık ve engebeli bir arazi yapısına sahip olan yerleşim, 1. derece heyelan bölgesidir.
İl: Sinop ● İlçe Merkezi: Dikmen
Beldeler: YOK
Köyler:
Akçakese • Babalıoğlu • Bucak • Büyükdağ • Büyükkızık • Çanakçı • Çevikli • Çorak • Çukurcaalan • Dağköy • Dudaş • Dumanlı • Göllü • Görümcek • Kadıköy • Karaağaç • Karakoyun • Kerim • Kuzalan • Küçükkızık • Küplüce • Sarayköy • Şeyhhüseyin • Üçpınar • Yakuplu • Yaykın • Yaylabeyi • YeniköyYukarıçekmez • Yumaklı •
Durağan
Sinop’un ilçesi. Anadolu’nun en büyük ırmağı Kızılırmak ile Batı Karadeniz’in en büyük ırmağı Gökırmak’ın birleştiği noktada kurulu ilçedir. Türkiye’nin en büyük ve en verimli çeltik ovalarından birine sahip olan ilçe bugüne dek üç çeltik şölenine ev sahipliği yapmıştır.
Coğrafya
Sinop’un güneydoğusunda Samsun il sınırında yer alan Durağan; Dikmen, Boyabat ve Saraydüzü ilçeleri ile komşudur. Osmanlı döneminde Kastamonu’ya bağlı yerleşim, 1899′da Boyabat’a bağlı bir bucak merkezi iken 1954 yılında Sinop’a ilçe olarak bağlanmıştır. İlçeye bağlı belde yoktur; bağlı köy sayısı ise 70’tir.
Kızılırmak havzasında, İç Anadolu’yu Karadeniz’e bağlayan yollar üzerinde, Gökırmak Vadisi’nde kurulmuş olan ilçe sınırları içinde II., III. ve IV. sınıf verimli tarım toprakları bulunmakla birlikte, ilçe genelinde VII. ve VIII. sınıf tarım toprakları ağırlıktadır. İlçenin dağlık alanları Tarım Master Planı’nda belirtilen II. alt bölge; ovalık alanları ise III. alt bölge olarak nitelendirilen alanlarda kalmaktadır. İlçede sulu tarım alanlarında yetişen en önemli ürün çeltiktir. Kuru tarım alanlarında ise tahıl ekimi yapılmaktadır.
İl: Sinop ● İlçe Merkezi: Durağan
Beldeler: Çerçiler
Köyler:
Akbel • Akçaalan • Akçabük • Akpınar • Alpaşalı • Alpuğan • Aşağıalınca • Aşağıkaracaören • Ayvacık • Başağaç • Bayat • Beyardıç • Beybükü • Boyabükü • Boyalıca • Cevizlibağ • Çaltucak • Çamlıca • Çampaşasakızı • Çandağı • Çayağzı • Çorakyüzü • Çöve • Dağdelen • Dereli • Emirtolu • ErenKöy • Gökçebelen • Gökdoğan • Gölalan • Gölgerişi • Güngören • Gürpınar • Hacımahmutlu • Hacıoğlan • İncir • Kaplangı • Karagüney • Karataş • Kavaklı • KemerbahceKöyü • Kılıçaslan • Kızılcapelit • Kirencik • Köklen • Köseli • Kuzuluk • Olucak • Olukbaşı • Ortaköy • Salarkolu • SarıkadıSarıyar • Sarnıkalıncası • Sofular • Ulupınar • Uzunöz • Yağbasan • Yalnızkavak • Yanalak • YandakYassıalan • Yemişen • Yeniköy • Yeşilkent • Yeşilyurt • Yukarıkaracaöre • • n
Erfelek, Sinop
Erfelek Sinop İl Merkezi’nin batısında, merkez, Ayancık ve Boyabat ile komşu bir yerleşmedir. 1960 yılında ilçe statüsü kazanan Erfelek’e bağlı 46 köy bulunmaktadır.
Batı Karadeniz Havzası’nda yer alan Erfelek İlçesi, Merkez İlçe sınırlarındaki Sinop Ovası’nda yer alan I-IV. sınıf tarım toprakları dışında, VI. ve VII. sınıf tarım topraklarının yoğun olarak bulunduğu, dağlık bir arazi yapısına sahiptir.
Nüfus
Erfelek nüfus büyüklüğü açısında ilin yedinci büyük yerleşmesidir. 2000 yılı nüfus sayımına göre ilçe nüfusu 13.812 kişi olup, bunun 3.659 kişisi kentsel, 10.153 kişisi kırsal nüfusu oluşturmaktadır. Bu durumda, kentsel nüfus oranı %26.5, kırsal nüfus oranı %73.5 olan ilçe kentleşme oranı düşük yerleşmeler arasındadır. Bölüm başındaki tablolarda, Erfelek İlçesi nüfusunun 1980 yılından günümüze önemli bir düşüş gösterdiği görülmektedir. İlçede diğer ilçelerdeki genel eğilime paralel olarak kentsel-kırsal nüfus oranları kentsel nüfus lehine önemli bir değişiklik göstermiştir. Bununla beraber ilçedeki kırsal nüfus ağırlığı devam etmektedir. İlçede hem kentsel hem de kırsal nüfus artış
Ekonomi
“Ekonomik Yapı” bölümünde tespit edildiği ve aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi, Erfelek İlçesi’ndeki sektörel dağılım hizmetler, sanayi ve tarım şeklindedir. İlçede hizmetler sektörü oranı %84.6 iken; ilçedeki hizmetler sektörünün il genelindeki payı 2.6’dür. İldeki toplam turistik yatak kapasitesinin %1’i Erfelek İlçesi’nde bulunmaktadır. Karadeniz Bölgesi’nin doğal özelliklerini taşıyan Erfelek İlçesi’nde doğa sporları turizmi potansiyeli bulunmaktadır. Hizmetler sektörü içinde yer alan ticaret de ilçe ekonomisinde önemli yer tutmaktadır. İlçede haftada bir kurulan pazarın çevre yerleşmeler için önemli bir çekim merkezi olduğu ve hatta ilçenin en önemli gelir kaynağını bu pazarın sağladığı ifade edilmektedir.
Erfelek İlçesi ilin genel kapasitesi dikkate alındığında, sanayi sektörünün az da olda gelişmiş olduğu bir başka yerleşim olarak dikkat çekmektedir. İlçede sanayi sektörünün il geneli içindeki oranı %1.8; ilçe içindeki sektörel dağılımdaki oranı ise %12.9’dur. İlçede bir parke ve kereste fabrikası, iki adet süt alım ve işleme ünitesi ile bir adet meyve işleme ünitesi bulunmaktadır.
Tarım sektörünün ilçe genelindeki oranı %2.5 iken, il genelinde oluşturduğu pay %0.03’tür ki, bu kentsel alanlar içinde en düşük oranlardan biridir. Erfelek’te ilçe halkının büyük bir kısmı tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Mevcut arazi yapısının engebeli ve ormanlık olması sebebiyle hayvancılığın yaygın olduğu ilçede, endüstri bitkileri olarak eskiden beri keten, son 10-12 yıldan beri ise tütün ve şekerpancarı tarımı yapılmaktadır. İlçede sulama imkânlarının kısıtlıdır. İnşaatı devam eden Erfelek Barajı’nın faaliyette geçmesi ile tarım alanında büyük gelişme olacağı beklenmektedir. İlçe köylerinde en çok kestane, elma, armut, kiraz, ceviz, fındık ve incir yetiştirilmektedir. İlçede ayrıca seracılığa destek verilmektedir. Erfelek’te meyve suyu imalatı yapan bir işletmenin kurulması meyveciliği desteklemiştir. İlçe kestane ve kirazıyla çok ünlüdür. İlçede, ayrıca, 10 hektarlık bir alanda geyik, karaca üretim istasyonu bulunmaktadır.selam kizlarrr
İl: Sinop ● İlçe Merkezi: Erfelek
Beldeler: YOK
Köyler:
Abdurrahmanpaşa • Akçaçam • Akçasöğüt • Avlağısökü • Aydınlar • Balıfakı • Başaran • Çayırköy • Dağyeri • Değirmencili • Dereköy • Emirhalil • Gökçebel • Gümüşsuyu • Güven • Hacılar • Hamidiye • Hasandere • Himmetoğlu • Horzum • Hürremşah • İncirpınar • İnesökü • Kaldırayak • Karacaköy • Karaoğlu • Kazmasökü • Kızılcaelma • Kızılcaot • Kirazlık • Kurcalı • Mescitdüzü • Meydan • Ormantepe • Salı • Sarıboğa • Selbeyi • Soğucalı • Sorgun • Şerefiye • Tatlıca • Tekke • Tombul • Veysel • Yeniçam • Yeniköy
Gerze, Sinop
İlçe tarihte Zagora, Gürzühatun, Savetova, Argibete isimlerini aldı. Paflagonyalılar Kızılırmak’ın batı bölgesine Gezonolit adını vermişlerdi. Gerze adının kökeninin bu ada dayandığı öne sürülmüştür. Paflagonya, Hitit, Frig, Kimmer, Lidya, Pers, Büyük İskender, Roma ve Bizans İmparatorluklarının egemenliğine giren Gerze, 1214 yılnda I. İzzettin Keykavus döneminde Selçuklu, 1459 yılında Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı İmparatorluğuna katıldı. 13 Şubat 1956′da lodosta bir öğretmenin soba yakması üzerine büyük bir yangın geçirdi, devlet yardımıyla yeniden imar edildi.
Coğrafya
Sinop il merkezinin güneydoğusunda; Dikmen, Durağan, Boyabat ve Erfelek ilçeleri ile komşu bir yerleşimdir. İlçeye bağlı 1 belde (Yenikent) ve 42 köy bulunmaktadır. Gerze İlçesi’ne bağlı bulunan yerleşimler, arazinin meyilli olması nedeniyle dağınık bir makroforma sahiptir. İlçe, Karadeniz ikliminin özelliği olan bol yağışlar nedeniyle zengin bir orman dokusuna sahiptir.
Batı Karadeniz Havzası’nda yer alan Gerze İlçesi, Tarım Master Planı’nda belirtildiği gibi sahil kesimini kapsayan I.agro-ekolojik alt bölgede kalmaktadır. İlçe topraklarının Merkez İlçe sınırındaki kısımları ile sahil boyunca doğudaki bölümleri III. ve IV.sınıf niteliğe taşımaktadır. İlçede tahıl ürünleri ile tütün, ayçiçeği ve şeker pancarı gibi endüstri bitkileri ile sebze-meyve yetişmektedir. Son yıllarda seracılık da yaygınlaşmaktadır.
Nüfus
Gerze İlçesi nüfus büyüklüğü açısında ilin beşinci büyük yerleşmedir. 2000 yılı nüfus sayımına göre ilçe nüfusu 23.295 kişi olup, bunun 10.013 kişisi kentsel, 13.282 kişisi kırsal nüfusu oluşturmaktadır. Bu durumda, kentsel nüfus oranı %43, kırsal nüfus oranı %57 olan ilçe kentleşme oranı il genelinde orta kademede olan yerleşmeler arasındadır. Bölüm başındaki tablolarda, Gerze İlçesi nüfusunun 1980 yılından günümüze kadar azalma eğilimi gösterdiği görülmektedir. Genelde diğer ilçelerdeki genel eğilime paralel olarak kentsel-kırsal nüfus oranları kentsel nüfus lehine önemli bir değişiklik göstermiştir. Bugün kent-kır oranı arasındaki fark oldukça azalmıştır. Gerze’de de il geneline paralel olarak nüfus artış oranları giderek düşmektedir.
Saraydüzü, Sinop
Saraydüzü, Sinop ilinin bir ilçesidir. Boyabat ilçesine 28 kilometre uzaklıktadır. İlçenin dağlık sayılabilecek dalgalı bir yapısı vardır. Nüfusu 3200 dolayındadır.
Saraydüzü İlçesi, Boyabat’a bağlı bir bucak merkezi iken, 1990 yılında ilçe statüsü kazanmıştır.
Coğrafya
İlçenin güneyinde, Çorum’a bağlı Osmancık, güneydoğusunda Samsun’a bağlı Vezirköprü, güneybatısında Çorum’a bağlı Kargı, kuzeyinde Boyabat ve kuzeydoğusunda Durağan vardır. Yüzölçümü bakımından ilin en küçük ilçelerinden biridir ve de ilin en güney ucundaki ilçesidir. İlçeye bağlı belde yoktur; bağlı köy sayısı ise 32’dir.
Kızılırmak Havzası’nda yer alan Saraydüzü İlçesi’nde, Tarım Master Planı’na göre dağlık alanlar II. agro-ekolojik alt bölge; ovalık alanlar ise III. alt bölgede kalmaktadır. Verimli tarım toprakları ilçe merkezi ve kuzeyinde yoğunlaşmıştır. Diğer alanlar ise VI. ve VII. sınıf nitelikli topraklardan meydana gelmektedir.
Nüfus
Saraydüzü nüfus büyüklüğü açısında ilin en küçük ilçesidir. 2000 yılı nüfus sayımına göre ilçe nüfusu 8.217 kişi olup, bunun 3.407 kişisi kentsel, 4.810 kişisi kırsal nüfusu oluşturmaktadır. Bu durumda, kentsel nüfus oranı %41.5, kırsal nüfus oranı %58.5’dir. Bununla birlikte, ilçedeki kentleşme oranı kent nüfusuna paralel olarak yüksek değildir. İlçe daha çok kırsal bir yerleşim niteliği taşımaktadır. Bölüm başındaki tablolarda, Saraydüzü İlçesi nüfusunun da Sinop’taki genel eğilime paralel olarak azaldığı görülmektedir. İlçede 1980’li yıllardan itibaren kentsel-kırsal nüfus dağılımı da kentsel nüfus lehine önemli bir değişiklik göstermiştir. 1980 yıllarda %8.3 olan kentsel nüfus oranı, 2000 yılında %41.5’e çıkmıştır. İlçede kentsel nüfus artış oranı yıllara göre yükselirken, kırsal artış oranlarında düşüş görülmektedir.
Ekonomi
“Ekonomik Yapı” bölümünde tespit edildiği ve aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi, Saraydüzü İlçesi’ndeki sektörel dağılım hizmetler, tarım ve sanayi dağılımı şeklindedir. İlçede hizmetler sektörü oranı %58.3 iken; ilçedeki hizmetler sektörünün il genelindeki payı %1.2 ile en düşük değerlerden birini teşkil etmektedir ki, bu ilçenin gelişmişlik düzeyinin bir yansımasıdı
Türkeli, Sinop
Türkeli, Sinop ilinin batısında, Kastamonu sınırında, Karadeniz kıyısında bir ilçedir. Türkeli 1957 yılında ilçe statüsü kazanmıştır. Günümüzde ilçeye bağlı 1 belde (Güzelkent) ile 31 adet köy bulunmaktadır.
Kızılırmak Havzası’nda yer alan Türkeli İlçesi, İsfendiyar Dağları eteklerinde, iç kesimleri orman alanları ile kaplı bir ilçedir. Tarım Master Planı’nda sahil kesimini kapsayan I. agro-ekolojik alt bölgede yer alan ilçe topraklarının büyük kısmı VI ve VII. sınıf tarım topraklarından oluşmaktadır.
İl: Sinop ● İlçe Merkezi: Türkeli
Beldeler: Güzelkent
Köyler:
Akçabük • Alagöz • Ayaz • Çatakgeriş • Çatakgüney • Çatakörencik • Direkli • Düzköy • Düzler • Gaziler • Gencek • Gökçealan • Gündoğdu • Hacıköy • Hamamlı • Işıklı • Karabey • Kayabaşı • Kuşçular • Kuzköy • Oymayaka • Sarmaşık • Satıköy • Sazkışla • Taçahmet • Taşgüney • Turhan • Yapraklı • Yazıcı • Yeşiloba • Yusuflu
Rize
Oca 26th
Rize ili, Türkiye’nin kuzeydoğusunda yeralan ve Karadeniz’e sahili olan bir il. Doğu Karadeniz Bölgesi’nde yeralan Rize’nin batısında Trabzon doğusunda Artvin,Güneybatısında Bayburt, güneyinde Erzurum illeri bulunur. Türkiye’nin en çok yağış alan ilidir. En önemli ürünü çay olan Rize’de kivi meyvesi yetiştiriciliği de başlamış durumdadır. Fakat kivi üretimi fazla olmadığı için ancak şehrin kendi ihtiyacını karşılar.
Rize’de yaz mevsimi ılık geçer. Sonbahar ve kış mevsimleri ise yağışlı geçer. Doğu Karadeniz Bölgesinde yer alan Rize, bölgenin en karakteristik özelliklerini gösterir. Anadolu’nun diğer bölgelerinden coğrafi yapısıyla olduğu gibi kültürel yapısı ile de ayrılır. Dik yamaçlı vadileri, zirvelere ulaşılabilir dağları, buzul gölleri, zümrüt yeşili yaylaları, tarihi kemer köprüleri ve kaleleri, coşkun akan dereleri ile çok özel bir turizm beldesidir.
Osmanlı döneminde liman, nahiye ve kaza merkezi olarak önemini korumuştur. 1640 yılında buraya gelen Evliya Çelebi Rize’den şöyle söz etmiştir: “Trabzon’a bağlı deniz kıyısında bahçeli güzel bir yerdir”. Osmanlı döneminde Batum Kalesi muhafızı Tuzcuoğlu Memiş Ağa (1814-1817) ve Trabzon ağalarının isyanı (1835) gibi isyanlar olmuş ve bastırılmıştır. Rize XIX.yüzyılda önemli bir kaza merkezidir. Berlin Antlaşması ile (1878) Lazistan sancağının merkezi olan Batum Rusya’ya bırakılınca Rize Trabzon Vilayetine bağlı sancağın merkezi olmuştur.
Jeolojik Özellikleri
Doğu Karadeniz dağlık sistemine dahil olan Rize arazisi esas itibariyle Paleozoik zaman (I.zaman) bir temel üzerinde ve Kretase’de (III.zaman ara devresi) başlayan büyük orojenezle (Dağ oluşumu) yüzeye çıkmış Granodiorit ve kertase flişlerinden ibaret olmakla birlikte yer yer Neojen depolarına da rastlanır. Bütün kıyı kesimi yüzeyde üst Kretase serisi volkanik örtü ve tüflerin fazlalığı ile dikkati çeker. Kıyıya yakın yamaçlarda ise Kretase sedimanları yaygın olmakla beraber, bu sedimanların üzeri yer yer Eosen fliş serileri tarafından örtülmüştür. Yüksek dağlık sahada ise daha çok magmatik elemanlar hakim durumdadır. Granit, andezit ve bazalt kütleleri yüksekliği 3000 m’yi aşan hemen her yerde hakim durumdadır. Yörede alüvyonlara, büyük akarsu vadilerinin denizden itibaren en çok 10 km’ye kadar olan kesimlerinde rastlanır.
İklim
Rize’de yazları serin, kışları ılıman ve her mevsimi yağışlı bir iklim görülür. Elli yıl boyunca yapılan rasat sonuçlarına göre Rize’nin yıllık sıcaklık ortalaması 14°C’yi biraz geçer. Bu süre içinde kaydedilen en düşük sıcaklık -7°C derece olup, en yüksek sıcaklık ise 38 C° derecedir. En soğuk ay olan Ocak ayının sıcaklık ortalaması 6,7 C° derece, en sıcak ay olan Temmuz ayının sıcaklık ortalaması ise 22,2 C° derecedir. Ocak minimum -5,6 C° derece, Temmuz maksimumunun 32,5°C derece olduğu Rize’de yıllık sıcaklık salınımı 25,8°C derecedir.Bu haliyle Rize, denizsel iklimlerin karakteristik özelliğini taşır. Rize’de aylık ortalama sıcaklık eğrisi bütün yıl 5 C° derecenin üzerinde seyretmekte olup, sadece 4 ayın sıcaklık ortalaması 10°C derecenin altındadır ve Rize çok nemli bir şehirdir.
Tarihçe
Rize’nin tarihi öncesi hakkında bilgilerimiz sınırlıdır. Yöreye hakim olan orman dokusu nedeniyle, Rize’nin tarih çağları ile ilgili bilgilere ışık tutacak arkeolojik bulgular da bu güne kadar ortaya çıkarılamamıştır. Rize’nin tarihi ancak komşu illerin ve bölgelerin tarihleri ile bağlantılı olarak ele alınabilmiştir. Rize ilinin adı ile ilgili olarak değişik görüşler ileri sürülmüştür; Yunanca pirinç anlamına gelen Rhisos, Rumca’da “RIZA” olarak dağ eteği anlamında kullanılmıştır. Osmanlıca’da ise “RİZE” ufak kırıntı, döküntü anlamındadır. Ayrıca Erzincan’ın Sakalar dönemindeki “Eriza” olan adının başındaki “e” sesinin düşmesi ile adaş olarak Rize için de kullanıldığı ifade edilmektedir.
Yaylalar
Rize’nin iç kesimlerinde, zengin orman dokusu civarında yer alan yaylalarda mevcut altyapıyı kullanarak yapılabilecek fazla yatırım gerektirmeyen bir turizm çeşididir. Bu aktivite için gerekli potansiyel tüm yaylalarımızda mevcu Ayder, Anzer, Çad, Elevit gibi yaylalarımızda yapılmaktadır. Rize’nin güneyindeki Kaçkar Dağları ile yüksek dağların eteklerinde birbiriyle bağlantılı birçok güzel yayla vardır. Bütün bu yaylalar yaz mevsiminde insanlarla dolup taşar. Olağanüstü güzellikteki bu yaylaların hemen hepsinde ot biçme şenlikleri yapılmaktadır. Bu şenliklere katılmak mümkün olduğu gibi yayla eteklerindeki yamaçlarda rehberlerle birlikte doğa yürüyüşü yapma imkanı da bulunmaktadır.
Ulaşım
Türkiye’nin her tarafından Rize’ye karayolu bağlantısı vardır. Doğu Karadeniz sahil şeridi üzerinde yer alan Rize’de ulaşım karayolu ve deniz yoluyla yapılmaktadır. Ulaşımda ağırlık karayolundadır. Demiryolu ağı ve hava limanı ilimizde mevcut değildir. Hava yolu ile ulaşım, Rize’ye en yakın il olan Trabzon havalimanından sağlanmaktadır. Batıda 76 km ile Trabzon’a, güneyde İkizdere ilçesi üzerinden 251 km ile Erzurum’a, doğuda ise 159 km. ile Artvin’e ve 109 km. ile de Sarp Sınır Kapısı’na kara yolu ile bağlantılıdır. Yıl boyu ülkenin her tarafına kolayca ulaşım olanağı mevcuttur. Ayrıca yaz aylarında İstanbul-Samsun-Trabzon bağlantılı feribot seferleri Rize’ye kadar uzanmaktadır. Bağımsız Devletler Topluluğundan gelen turistler için Rize-Batum, Rize-Tiflis arası otobüs seferleri yapılmaktadır. Doğu Karadeniz limanları içerisinde gelişmeye en müsait topoğrafik konumda olan liman, Rize limanıdır. Liman, konumu itibari ile karayolu hatlarına bağlı olup; Trabzon, Hopa, Rusya limanları ve İkizdere-Erzurum üzerinden İran bağlantısı ile Karadeniz Bölgesinin en kestirme transit yol merkezidir.
RİZE’NİN İLÇELERİ
|
Bölgelere göre İller
|
|
| Ege |
Afyonkarahisar • Aydın • Denizli • İzmir • Kütahya • Manisa • Muğla • Uşak
|
| Karadeniz |
Amasya • Artvin • Bartın • Bayburt • Bolu • Çorum • Düzce • Giresun • Gümüşhane • Karabük • Kastamonu • Ordu • Rize • Samsun • Sinop • Tokat • Trabzon • Zonguldak
|
| İç Anadolu |
Aksaray • Ankara • Çankırı • Eskişehir • Karaman • Kayseri • Kırıkkale • Kırşehir • Konya • Nevşehir • Niğde • Sivas • Yozgat
|
| Doğu Anadolu |
Ardahan • Erzurum • Kars • Ağrı • Bingöl • Bitlis • Elazığ • Erzincan • Iğdır • Malatya • Muş • Tunceli • Hakkâri • Van
|
| Marmara |
Balıkesir • Bilecik • Bursa • Çanakkale • Edirne • İstanbul • Kırklareli • Kocaeli • Sakarya • Tekirdağ • Yalova
|
| Akdeniz |
Adana • Antalya- Burdur • Hatay • Isparta • Kahramanmaraş- Kilis • Mersin • Osmaniye
|
| Güneydoğu Anadolu |
Adıyaman • Batman • Diyarbakır • Gaziantep • Mardin • Siirt • Şanlıurfa • Şırnak
|
II. Selim
Oca 7th
| II. Selim | |
| Saltanatı | 7 Eylül 1566- 15 Aralık 1574 |
|---|---|
| Padişah Sırası | 11 |
| Doğum Tarihi | 28 Mayıs 1524 |
| Ölüm Tarihi | 15 Aralık 1574 |
| Önce | Kanuni Sultan Süleyman |
| Sonra | III. Murat |
| Soyu | Osmanlı Hanedanı |
| Babası | Kanuni Sultan Süleyman |
| Annesi | Hürrem Sultan |
| Dini | İslam |
II. Selim:
II. Selim ( سليم ثانى ) 11. Osmanlı padişahı. Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan‘ın oğludur. Açık kumral olması nedeniyle “Sarı Selim”, içkiye düşkünlüğü nedeniyle de “Sarhoş Selim” olarak da anılır.Babasından 14.892.000 km2 olarak devraldığı imparatorluk topraklarını, 15.162.000 km2 olarak bırakmıştır. 15 Aralık 1574 günü vefat etmiş, Ayasofya‘daki türbesine gömülmüştür.
Çocukluğu ve tahta geçişi:
Şehzade Selim‘in çocukluğu İstanbul’da Eski Saray’da geçmiştir. 27 Haziran 1530′da kardeşleri şehzade Mustafa ve Mehmed ile birlikte At Meydanı’nda bir hafta boyunca süren eşsiz bir eğlenti ve törenle sünnet edildi. 16 yaşına kadar sarayda kalıp derin bir saray eğitiminden geçirildi. 1542de 16 yaşında iken Konya Sancak beyi olarak atandı. 1544de Manisa Sancak beyi olarak tayin edildi ve Manisa Sancak beyi olarak 1558e kadar görev yaptı. Manisa’da zamanını eğlence ve av partileri ile geçirdiği bildirilir. 1558de tekrar Konya Sancak beyliği’ne ve 1562ye kadar orada kaldı.Şehzade Selim babası Kanuni Sultan Süleyman hayatta iken, özellikle 1553den sonra, babasına varis olabilecek diğer şehzadelerle taht mücadelesine girişti. Kanuni’nin şehzadelerinden Mahmud, Murad, Mehmed, Abdullah ve Cihangir kendi ecelleri ile babaları sağken ölmüşlerdi. Kanuni’nin çok bağlı olduğu karısı Hürrem Sultan kendi oğullarından Selim veya Beyazid’in taht varisi olmasını istemekteydi. Ağustos 1553de Kanuni Nahcivan Seferi’nde iken Konya Ereğlisi’nde o sefere katılan Şehzade Mustafa, Hürrem Sultan’ın yakın adamı olan Sadrazam Rüstem Paşa’nın tavsiyesine uyan, babası Kanuni tarafından idam ettirildi. Tahta varis olarak Hürrem Sultan’in iki oğlu Şehzade Beyazıd ve Selim kaldı. 1558de Hürrem Sultan ölünce bu iki kardeş birbirleriyle açık mücadeleye giriştiler. Amasya Sancak beyi olan Şehzade Beyazıd daha atak ve isyancıydı. Sabırlı ve sağduyulu davranışlı görünen Şahzade Selim babasının desteğini kazandı. 29 Mayis 1559da iki şehzade taraftarları ve kendi sancak orduları ile birlikte Konya yakınlarında bir muharebeye giriştiler. Babasının desteğini almış olan Şehzade Selim bu çarpışmadan galip çıktı. Selim kaçan Beyazid‘ı Hınıs’a kadar kovalayıp Konya’ya geri döndü. Beyazıd, oğulları ile birlikte, önce Amasya’ya ve sonra babasının kendi üzerine gelmek üzere Üsküdar’da ordugaha geçtiği haberini alınca, 2.000 kişilik ordusuyla İran‘a Safavi devletine sığındı. Kanuni, Şah Tahmasp ile yapılan yazışmalarla isyankar oğlunun geri verilmesini istedi. 25 Eylül 1561de Şah Tahmasp elinde bulunan şehzadeleri Kazvin’de boğdurtup naaşlarını geri gönderdi ve bu cenazeler Sivas’a getirilip gömüldüler. Boylece 1561de, Konya Sancak beyi olarak bulunan Şehzade Selim, Kanuni’nin rakipsiz tek veliahtı olarak kaldı. Bu nedenle 1562de devlet başkentine daha yakın olan Kütahya Sancak beyliğine atandı.Şehzade Selim babasının son seferi olan 1566 son Avusturya Seferi’ne katılmadı. Selim Kütahya yakınlarında Sıçanlı sahrasında avda iken, babası’nın Sigetvar kusatması sırasında 7 Eylul’de öldüğünü, bu ölümü herkesden gizleyen Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’nin güya fetihname olarak gönderdiği, gizli mektubundan öğrendi. Hemen lalaları Huseyin Paşa, Hoca Attaullah ve muhasibi Celal Bey ile birlikte bir alayla İstanbul’a hareket etti. 30 Eylul’de Üskudar’a vardı. Herkes babasının ölümünden habersizdi. Üskudar İskelesine saltanat kayığı ile gelen Bostancıbası Davut Ağa Sultan Selim’e ilk biatı yaptı ve onu saltanat kayığı ile Topkapı’ya geçirdi. O sırada Tersane ve Tophane’den saltanat topları atılıp yeni sultanın tahta geçtiği halka ilan edildi. Sultan Selim Köşk İskelesinden şehir kapısına kadar özel murassa giyimle at üzerinde alayla geçti ve yolda etraftan gelen halka paralar saçıldı. Saraya gelen Selim tahta oturtuldu ve İstanbul’da bulunan devlet ricali (İstanbul Muhafızı İskender Paşa, Şeyhülislam Ebussuud Efendi vb) tarafından biat edildi. Bu sırada yapılan harcamaları karşılamak için, özel tören isteyen devlet hazinesi açılması yapılmadı ve ablası Mihrimah Sultan tarafından borç verilen 50.000 altın kullanıldı. Sultan Selim hemen iki gün sonra orduyu ve babasının cenazesini karşılamak uzere İstanbul’dan ayrıldı. Edirne, Filibe, Sofya üzerinden (genellikle 30 gun çeken yolu) çok hızla geçerek 15 günde Belgrad’a ulaştı. Kanuni’nin ölumu seferden geri dönmekte olan orduya Belgrad’a dört menzil kala açıklandı ve Sultan Selim üzüntüden perişan orduyu Belgrad’da karşıladı. Belgrad’da kılınan cenaze namazından sonra Kanuni’nin naaşı acele İstanbul‘a gönderildi. Belgrad‘da kalan Sultan Selim orada yeniden bir cülus töreni yapılmasını redetti. Askere dağıttığı cülus bahşişi de kapıkulu askeri tarafından az görülüp kızgınlıkla karşılandı. Sultan Selim Kasım ayında Edirne’ye vardı ve orada bekledikten ve yollarda kapıkullarının yaptıkları isyankar hareketlere altında Aralık’ta İstanbul’a gelebildi.
Don-Volga Kanal Projesi:
Rusya’nın 1552′de Kazan Hanlığı’nı, 1556′da da Astrahan Hanlığı’nı ilhak etmeleri kuzeyde ilk kez bir Rus tehdidini ortaya çıkarmıştı. Sokullu Mehmed Paşa, Don ve Volga nehirlerinin bir kanalla birleştirilerek, Karadeniz ile Hazar Denizi‘nin birbirine bağlanması sayesinde Rusların güneye doğru inmelerini engellemeyi, ayrıca İpek Yolu ticeretini canlandırmayı, İran ile yapılan savaşlarda donanmadan yararlanmayı ve Asya’daki Türk hanlıkları ile irtibat sağlamayı hedeflemiştir. 1569 Ağustosunda Kefe Beyi Kasım Paşa tarafından başlanan çalışmalar Rusya‘nın saldırıları, mevsimin kış olması ve Kırım Hanlığı’nın projeyi kösteklemesi sonucunda başarıya ulaşamamıştır.Osmanlı Devleti Don-Volga Kanal Projesi‘ne koşut olarak 1556′dan beri Ruslar’ın elindeki Astrahan’ın geri alınması için bir de sefer tertipledi. 1569 yılının Kasım ayında çok olumsuz hava koşullarında başlayan kuşatma Rus Çarı Korkunç İvan’ın bölgeye Prens Serebiyanov komutasında 20.000 kişilik bir kuvvet gönderip Türk askerlerini iki ateş arasına almasıyla başladıktan 16 gün sonra sona erdi ve Türk ordusu bir huruç harekâtı yaparak kendini kuşatılmışlıktan kurtarmak zorunda kaldı.
Kırım Hanlığı’nın Moskova seferleri:
Kırım Hanı Devlet Giray Han Osmanli Devleti‘nin Don-Volga Kanal Projesi ve Astrahan seferi ile ulaşmak istediği Rus tehdidinin bertaraf edilmesi hedefine doğrudan Moskova’ya yürüyüp Rus gücünü örseleyerek ulaşılabileceğini düşünüyordu. 120.000 kişilik bir orduyla Oka Nehri’ni ve Serpukhov Tahkimatı‘ni aşan Devlet Giray Han direnen 6.000 kişilik bir Rus ordusunu da mağlup etti ve Moskova önlerine geldi. Moskova’yı 24 Mayıs 1571′de yakarak yerle bir eden ordu, çok sayıda sivil Rus’un ölmesine rağmen Rus ordusunu örseleyemeden geri döndü. Bir yıl sonra yeniden Moskova‘ya yürüyen Han bu sefer karşısında Moskova‘nın 60 kilometre güneyinde 60.000 kişilik Rus ordusunu buldu. Molodi’de 30 Temmuz-3 Ağustos arasında yapılan muharebede yakın savaşa zorlanan süvari ağırlıklı Kırım ordusu önemli bir yenilgiye uğrayarak Kırım’a çekilmek zorunda kaldı.Bu başarısızlıkların sonucunda Rusya‘nın fetihleri kabul edilmek zorunda kalındı ve ileride Osmanlı Devleti‘ne büyük sıkıntılar çıkaracak bir devlet oluşmaya başladı.
Kıbrıs’ın Fethi:
Bir Türk gölü haline gelen Akdeniz‘deki korsanlar, devamlı devletin donanmasına ve ticaret gemilerine zarar verdiğinden Venedikliler’in elinde bulunan Kıbrıs‘ın fethine karar verildi. Lala Mustafa Paşa komutasındaki Türk ordusu 3 ay içinde Lefkoşa, Baf, Limasol, Girne ve Larnaka kalelerini ele geçirdi. 1571 yılında Magosa’nın zaptedilmesiyle Kıbrıs 1878′e dek sürecek Türk egemenliğine girdi.
İnebahtı Savaşı:
Kıbrıs’ın Türk ordusunca fethi Batı Avrupa’da önemli bir yankı uyandırdı. Venedik’in kışkırtmasıyla İspanyol, Ceneviz, Papalık ve Malta Şövalyeleri donanmalarının da dahil oldukları bir “Kutsal İttifak” oluşturuldu. Avusturyalı amiral Don Juan komutasındaki Haçlı donanması karşısında Müezzinzade Ali Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması büyük bir yenilgiye uğradı.
Donanmanın yeniden inşası ve Venedik ile barış:
Osmanlı başkenti donanmasının yenilgiye uğradığını muharebede başarılı olan tek denizcisi Uluç Ali Paşa sayesinde öğrendi. Uluç Ali Paşa kaptan-ı deryalığa getirildi ve Sokollu Mehmed Paşa’nın emriyle yeni bir donanmanın inşasına girişildi. Çok kısa bir zaman sonra oluşturulan donanma 1572 yazında Akdeniz’e açıldı. İspanya’nın da yeniden batıdaki mücadelesine yoğunlaşmasıyla yalnız kalan Venedik barış istedi. 1573 yılında imzalanan barış antlaşması ile Venedik Kıbrıs‘ı Osmanlı Devleti‘ne terketti ve savaş tazminatı ödemeyi kabul etti.
Tunus Seferi:
1573 yılında Venedik‘i barışa zorlayan bu büyük donanmanın bir sonraki hedefi 1574 yılında İspanya‘nın elindeki Tunus kenti ve kalesi oldu. Bu kent 1534 yılında Barbaros Hayreddin Paşa tarafından fethedilmiş, ancak ertesi yıl bizzat Alman İmparatoru ve İspanya Kralı V. Karl’ın komuta ettiği sefer sonucu Alman-İspanyol ordularınca geri alınmıştı. Özellikle Turgut Reis‘in fetihleriyle Tunus ülkesinin tamamı Türk egemenliğine girmiş, geriye kukla Hafsiler’in İspanyol işgali alında hüküm sürdükleri Tunus kenti kalmıştı. Uluç Ali Paşa komutasındaki Türk donanması 13 Eylül 1574′te kenti fethetti. Aynı yıl Tunus Eyaleti kuruldu.
Eserleri:
II. Selim zamanında Ayasofya Camii yeniden onarıldı. Selimiye Camii, Mimar Sinan tarafından onun döneminde inşa edildi. Babası gibi II. Selim divan edebiyatına birçok eser bırakmış bir şairdir. Selim’in özellikle Nurbanu Sultan için yazdığı şiirler divan edebiyatının en güzel eserleri arasında gösterilir.Son devrin ünlü şairlerinden Yahya Kemal, II. Selim’in bu beyti için, Selimiye kadar güzel bir şiir, demiştir.
| Padişahın resmi | Adı | Doğum tarihi | Ölüm tarihi | Babası | Annesi | Tahta geçişi | Tahttan inişi | Not |
|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
| Osman Gazi | 1258 | 1326 | Ertuğrul Gazi | Hayme Hatun | 1299 | 1326 | ||
| Orhan Gazi | 1281 | 1360 | Osman Gazi | Mal Hatun | 1326 | 1359 | ||
| I. Murat | 1319 ya da 1326 | 1389 | Orhan Gazi | Nilüfer Hatun | 1359 | 1389 | ||
| I. Bayezid | 1360 | 1403 | I. Murat | Gülçiçek Hatun | 1389 | 1402 | ||
| I. Mehmet | 1389 | 1421 | I. Beyazıt | Devlet Hatun | 1413 | 1421 | ||
| II. Murat | 1404 | 1451 | I. Mehmed | Emine Hatun | 1421 1446 |
1444 1451 |
||
| II. Mehmed | 1432 | 1481 | II. Murad | Hüma Hatun | 1444 1451 |
1445 1481 |
||
| II. Beyazıt | 1447/48 | 1512 | II. Mehmed | Gülbahar Hatun | 1481 | 1512 | ||
| I. Selim | 1470 | 1520 | II. Beyazıt | Gülbahar Hatun | 1512 | 1520 | ||
| I. Süleyman | 1490 | 1566 | I. Selim | Ayşe Hafsa Sultan | 1520 | 1566 | ||
| II. Selim | 1524 | 1574 | I. Süleyman | Hürrem Sultan | 1566 | 1574 | ||
| III. Murat | 1546 | 1595 | II. Selim | Nurbanu Sultan | 1574 | 1595 | ||
| III. Mehmed | 1566 | 1603 | III. Murat | Safiye Sultan | 1595 | 1603 | ||
| I. Ahmet | 1590 | 1617 | III. Mehmed | Handan Sultan | 1603 | 1617 | ||
| I. Mustafa | 1592 | 1639 | III. Mehmed | Belirsiz | 1617 1622 |
1618 1623 |
||
| II. Osman | 1604 | 1622 | I. Ahmet | Haseki Sultan | 1618 | 1622 | ||
| IV. Murat | 1612 | 1640 | I. Ahmet | Kösem Sultan | 1623 | 1640 | ||
| I. İbrahim | 1616 | 1648 | I. Ahmet | Kösem Sultan | 1640 | 1648 | ||
| IV. Mehmet | 1642 | 1693 | I. İbrahim | Turhan Hatice Sultan | 1648 | 1687 | ||
| II. Süleyman | 1642 | 1691 | I. İbrahim | Saliha Dilaşub Sultan | 1687 | 1691 | ||
| II. Ahmet | 1643 | 1695 | I. İbrahim | Hatice Muazzez Sultan | 1691 | 1695 | ||
| II. Mustafa | 1664 | 1703 | IV. Mehmet | Emetullah Rabia Gülnuş Sultan | 1695 | 1703 | ||
| III. Ahmet | 1673 | 1736 | IV. Mehmet | Emetullah Rabia Gülnuş Sultan | 1703 | 1730 | ||
| I. Mahmut | 1696 | 1754 | II. Mustafa | Saliha Sultan | 1730 | 1754 | ||
| III. Osman | 1699 | 1757 | II. Mustafa | Şehsuvar Sultan | 1754 | 1757 | ||
| III. Mustafa | 1717 | 1774 | III. Ahmet | Mihrişah Sultan | 1757 | 1774 | ||
| I. Abdülhamit | 1725 | 1789 | III. Ahmet | Rabia Sermi Sultan | 1774 | 1789 | ||
| III. Selim | 1761 | 1808 | III. Mustafa | Mihrişah Sultan | 1789 | 1807 | ||
| IV. Mustafa | 1779 | 1808 | I. Abdülhamit | Ayşe Seniyeperver Sultan | 1807 | 1808 | ||
| II. Mahmut | 1785 | 1839 | I. Abdülhamit | Nakşidil Sultan | 1808 | 1839 | ||
| Abdülmecit | 1823 | 1861 | II. Mahmut | Bezmialem Sultan | 1839 | 1861 | ||
| Abdülaziz | 1830 | 1876 | II. Mahmut | Pertevniyal Sultan | 1861 | 1876 | ||
| V. Murat | 1840 | 1904 | Abdülmecit | Şevkefza Sultan | 1876 | 1876 | ||
| II. Abdülhamit | 1842 | 1918 | Abdülmecit | Tirimüjgan Sultan | 1876 | 1909 | ||
| V. Mehmet | 1844 | 1918 | Abdülmecit | Gülcemal Kadın Efendi | 1909 | 1918 | ||
| VI. Mehmet | 1861 | 1926 | Abdülmecit | Gulüstü Kadın Efendi | 1918 | 1922 |
Arap Camii
Oca 4th
Arap CAMİİ
Uzaktan bir görünüm |
|
| Bina | |
|---|---|
| Eski adı | San Paolo Kilisesi |
| Tipi | Camii |
| Yer | İstanbul, Türkiye |
| Yapım | |
| Bitiş tarihi | |
| Tasarım ekibi | |
Arap Camii, İstanbul Galata semti Kalyon caddesi’nde eskiden San Paolo Kilisesi olarak bilinen ibadethane.
Tarihi
Galata kentsel dokusunda beton bloklar arasında, sivri külahlı hayli yüksek kare biçimli kulesiyle hala fark edilebilen Arap Camii; fetih öncesinden kalan İstanbul’un tek Gotik kilisesidir.
Dördüncü Haçlı Seferi’nde Kudüs yerine Konstantinopolis’i ele geçirmeyi amaçlayan Katolikler, 1200′lerin başlarında Pavlus’a adadıkları bir kiliseyi ve yanına Dominiken Mezhebine bağlı bir manastırı Galata’da yaptırmışlardır. Papaların da yakın ilgisini çeken bu manastır ve kilise, bir süre sonra mezhebin kurucusu olan “San Domeniko”nun adının da eklenmesiyle tanınır: San Paolo ve San Domeniko
1475′te Fatih, kiliseyi camiye çevirerek vakfına katmıştır. Yirmi yıl sonra da, İspanya’dan çıkartılan Endülüs Arapları’nın bir kısmının, çevredeki mahallelere yerleştirilmesiyle cami, “Arap Camii” olarak tanınır. Caminin Araplara mal edilmesinin bir nedeni de, minareye çevrilen eski çan kulesinin 714′te Şam’da yaptırılan ünlü Emeviye Camii’nin özgün minaresini çağrıştırmasıdır.
III. Mehmet ve I. Mahmut’un annesi Saliha Sultan ve II. Mahmut’un kızı Adile Sultan değişik dönemlerde Cami’yi onartmış; hünkar mahfili, sebil, çeşme, şadırvan gibi ögeler ekletmişlerdir. Özellikle Saliha Sultan’ın yaptırdığı onarımdan sonra caminin iç düzeni, mahfillerin, mihrabın barok ahşap tasarımlarıyla hayli değişmiş, tiyatral bir görümün egemen olmuştur.
1913-1919 yılları arasındaki kapsamlı onarım sonucu yapı yeniden büyük bir değişime uğrar: Avlu duvarı yıkılır, Cami genişletilerek yeniden yaptırılır. “Arabesk” bir son cemaat mahalli ekletilir. Döşeme altında kalan yüzü aşkın Latin soylusunun mezar taşları müzeye taşıtılırken, mihrabın yanındaki “Mesleme’nin Çilehanesi”, “Arap Baba Merkadi” ve çevrede sahabelere ait oldukları ileri sürülen birkaç kabir de Arap kimliğini daha güçlendirerek vurgular. Yapı her ne kadar büyük ölçüde İslamlaşmış (Osmanlılaşmış) ise de, dikkatli bir göz, çok az da olsa Gotik geçmişini belgeleyen birtakım mimarî ögeleri fark edebilir.
TARİHİ CAMİLER
Aksaray Ulu Camii • Arap Camii • Bayezid Camii • Bayezid Paşa Camii • Burmalı Minare Camii • Bursa Ulu Camii • Divriği Ulu Camii • Doğramacızade Ali Sami Paşa Camii • Eyüp Sultan Camii • Hacı Bayram Camii • Hırka-i Şerif Camii • Hoşkadem Camii • İsa Bey Camii • Kocatepe Camii • Orhan Gazi Camii • Ortaköy Camii • Ömer Paşa Camii • Rüstem Paşa Camii • Sabancı Merkez Camii • Selimiye Camii • Sultan Alaeddin Camii • Süleymaniye Camii • Sultanahmet Camii • Yeni Valide Camii • Yeni Cami • Zağnos Paşa Camii
Ayasofya Müzesi
Oca 3rd
Ayasofya Müzesi
| Ayasofya Müzesi | |
Ayasofya |
|
| Bina | |
|---|---|
| Eski adı | Hagia Sophiā / Ἁγία Σοφία Ayasofya Camii |
| Tipi | Müze |
| Yer | İstanbul |
| Yapım | |
| Başlama tarihi | 532 |
| Bitiş tarihi | 537[1] |
| Yükseklik | 55.60 m (kubbe yüksekliği) |
| Tasarım ekibi | |
Ayasofya (Yunanca: Αγιά Σοφιά, tam adı: Ναός τῆς Ἁγίας τοῦ Θεοῦ Σοφίας, Latince: Sancta Sophia ya da Sancta Sapientia), [2] Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından M.S. 532 – 537 yılları arasında İstanbul’un tarihi yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olup, 1453 yılında İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesiyle Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüştür ve günümüzde müze olarak hizmet vermektedir. [3] [4] Ayasofya, mimari bakımdan, bazilika planı ile merkezî planı birleştiren, kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.
Binanın adındaki “sofya” sözcüğü herhangi bir kimsenin adı olmayıp, eski Yunanca’da “bilgelik” anlamındaki sophos sözcüğünden gelir. [5]Dolayısıyla “aya sofya” adı “kutsal bilgelik” ya da “ilahî bilgelik” anlamına gelmekte olup, Ortodoksluk dininde Tanrı’nın üç niteliğinden biri sayılır. [6]6. yüzyılın ünlü mimarlarından Miletos’lu (Milet) İsidoros ve Tralles’li (Aydın) Anthemios’un[3][1]yönettiği Ayasofya’nın inşaatinde yaklaşık 10.000 işçinin[7][8][9]çalıştığı ve Jüstinyen’in bu iş için büyük bir servet harcadığı belirtilir.[10] Bu çok eski binanın bir özelliği yapımında kullanılan bazı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan getirilmiş olmasıdır. [11] [12] [13]Bizans döneminde Konstantinopolis Patriği’nin patrik kilisesi ve Doğu Ortodoks Kilisesi’nin merkezi olmuş bulunan Ayasofya, doğal olarak vaktiyle büyük bir “kutsal emanetler” koleksiyonunu içermekteydi.[14]
1453’de kilise camiye dönüştürüldükten sonra Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği büyük hoşgorüyle mozayiklerinden insan figürleri içerenler tahrip edilmemiş (içermeyenler ise olduğu gibi bırakılmıştır), yalnızca ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozayikler bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. Cami müzeye dönüştürülürken sıvaların bir kısmı çıkarılmış ve mozayikler yine gün ışığına çıkarılmıştır. Kısaca günümüzde tüm dünya insanları bu mozayikleri görmelerini iki kişiye borçludur: Biri, sanatı seven ve diğer dinlere saygı gösteren Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet, diğeri caminin müzeye çevrilmesine ve mozayiklerin tekrar gün ışığına çıkarılmasına karar veren Mustafa Kemal Atatürk’tür. Günümüzde görülen Ayasofya binası aslında aynı yere üçüncü kez inşa edilen kilise olduğundan Üçüncü Ayasofya olarak da bilinir. İlk iki kilise isyanlar sırasında yıkılmıştır. Döneminin en geniş kubbesi olan Ayasofya’nın merkezî kubbesi, Bizans döneminde birçok kez çökmüş,[15] [16] Mimar Sinan’ın binaya istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir.
Ayırt edici özellikleri
15 yüzyıl boyunca ayakta duran bu yapı sanat tarihi ve mimarlık dünyasının baş yapıtları arasında yer alır ve büyük kubbesiyle Bizans mimarisinin bir simgesi olmuştur. Ayasofya diğer katedrallere kıyasla şu özellikleriyle ayırt edilir:
- Dünya’nın en eski katedralidir. [15]
- Yapıldığı dönemden itibaren yaklaşık bin yıl boyunca (1520’de İspanya’daki Sevilla Katedrali’nin inşaatı tamamlanana dek) dünyanın en büyük katedrali ünvanına sahip olmuştur.[17] Günümüzde yüzölçümü bakımından dördüncü sırada gelmektedir. [9]
- Dünya’nın en hızlı(5 yılda)inşa edilmiş katedralidir. [15]
- Dünya’nın en uzun süreyle (15 yüzyıl) ibadet yeri olmuş yapılarından biridir.
- Kubbesi “eski katedral” kubbeleri arasında çapı bakımından dördüncü büyük kubbe sayılmaktadır. [18]
Tarihçe [değiştir]
Birinci Ayasofya [değiştir]
İkinci Ayasofya kalıntıları. Giriş merdiveni, portik kalıntıları ve vaktiyle cepheyi süsleyen iki mermer blok. Zemininin Üçüncü Ayasofya’nın zemininden daha aşağı seviyede olduğu görülmektedir.
Bizans tarihçilerinden Socrates Scholasticus, Theophanes, Nikephoros ve Gramerci Leon gibi tarihçilerin Birinci Ayasofya’nın yapımına ilişkin kayıtlarında farklı açıklamalar bulunmaktadır. Bazılarına göre kilisenin yapımı 324 ile 337 yılları arasında tahtta olan, İstanbul’u Roma ratorluğuİmpa’nun başkenti ilan eden ve Hıristiyanlığı imparatorluğun resmî dini ilan eden Roma imparatoru Büyük Konstantin (Bizans’ın ilk imparatoru I. Constantinus) tarafından başlattırılmıştır. Fakat kesin olan, inşanın, 337 ile 361 yılları arasında tahtta olan oğlu Constantius II tarafından tamamlanmış ve ilk Ayasofya kilisesinin açılışının 15 Şubat 360’ta Constantius II tarafından gerçekleştirilmiş olduğudur.[19] Socrates Scholasticus’un kayıtlarından gümüş kaplı perdelerle süslü ilk Ayasofya’nın Artemis Tapınağı üzerine inşa edilmiş olduğu öğrenilmektedir.[6]
Adı “Büyük Kilise” anlamına gelen ilk Ayasofya Kilisesi’nin adı Latince’de Magna Ecclesia ve Yunanca’da [note 1] Megálē Ekklēsíā (Μεγάλη Ἐκκλησία) idi. [6]Eski bir tapınak üzerine[note 2]inşa edildiği belirtilen [20] bu yapıdan günümüze ulaşan bir kalıntı bulunmamaktadır.
Bu Birinci Ayasofya, binanın inşası tamamlanana dek bir katedral niteliğinde işlev gören Aya İrini Kilisesi’nin vaktiyle yakınında yer alan imparatorluk sarayının yakınına (bugünkü müze alanının kuzey kısmındaki, yeni tuvaletlere yakın olan, ziyarete kapalı kısım) inşa edilmişti. Her iki kilise de Bizans İmparatorluğu’nun iki ana kilisesi olarak faaliyet göstermişlerdir.
Birinci Ayasofya geleneksel Latin mimarisi stilindeki bir sütunlu bazilika olup, çatısı ahşaptı ve önünde bir atrium yer almaktaydı. Bu ilk Ayasofya bile olağanüstü bir yapıydı. 20 Haziran 404’te Konstantinopolis patriği Johannes Chrysostomos’un imparatoriçe Aelia Eudoxia (imparator Arcadius’un eşi) ile çatışmasından dolayı sürgüne gönderilmesinin ardından çıkan isyanlar sırasında bu ilk kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip olmuştur.
İkinci Ayasofya [değiştir]
Üstteki mermer bloklardan birinin önden ve yakın plandan görünüşü. Bloktaki kabartmada 12 havariyi temsilen yapılmış 12 kuzudan bazıları ve yaşam ağacı sembolü görülmektedir.
İlk kilisenin isyanlar sırasında yakılıp yıkılmasından sonra, imparator II. Theodosius bugünkü Ayasofya’nın bulunduğu yere ikinci bir kilisenin inşa edilmesi emrini vermiş ve İkinci Ayasofya’nın açılışı onun zamanında, 10 Ekim 415’te gerçekleşmiştir.[16] Mimar Rufinos tarafından inşa edilen bu İkinci Ayasofya da yine bazilika planlı, ahşap çatılı ve beş nefliydi. İkinci Ayasofya’nın 381′de İkinci Ekümenik Konsil olan Birinci İstanbul Konsili’ne Aya İrini ile birlikte evsahipliği yaptığı sanılmaktadır.[21] Fakat bu yapı da Nika İsyanı [3]olarak bilinen isyan sırasında, 13-14 Ocak 532’de yakılıp yıkılmıştır.
1935’te binanın batı avlusunda (bugünkü giriş kısmında) Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden A.M. Schneider tarafından yürütülen kazılarda bu İkinci Ayasofya’ya ait birçok buluntu ele geçirilmiştir. Günümüzde Ayasofyanın ana girişinin yanında ve bahçede görülebilen bu buluntular, portik kalıntıları, sütunlar, başlıklar, bazıları kabartmalarla işlenmiş mermer bloklardır. Bunların vaktiyle binanın cephe kısmını süsleyen üçgen alınlığın parçaları olduğu saptanmıştır. Binanın cephesini süsleyen bir bloktaki kuzu kabartmaları 12 havariyi temsilen yapılmıştır. Ayrıca kazılar, İkinci Ayasofya’nın zemininin Üçüncü Ayasofya’nın zemininden iki metre daha aşağı bir düzeyde bulunduğunu ortaya koymuştur. İkinci Ayasofya’nın uzunluğu bilinmemekteyse de genişliğinin 60 m. olduğu sanılmaktadır. [6](Günümüzde, Üçüncü Ayasofya’nın ana girişinin yanında yer alan, İkinci Ayasofya’ya ait cephe merdiveni basamaklarının yaslandığı zemin, kazılar sayesinde görülebilir durumdadır. Kazılara şimdiki binada çökmelere neden olabileceği nedeniyle devam edilmemiştir.)
Üçüncü Ayasofya [değiştir]
Yapımı [değiştir]
Bizans dönemindeki Ayasofya’nın kesiti
İkinci Ayasofya’nın 23 Şubat 532’de yıkımından birkaç gün sonra imparator I. Jüstinyen öncekinden tümüyle farklı, daha büyük ve kendisinden önce gelen imparatorların yaptırdıkları kiliselerden çok daha görkemli bir kilise inşa ettirmeye karar verdi. Jüstinyen bu işi yapacak mimarlar olarak Milet’li fizikçi İsidoros ile Aydın’lı (eski adıyla Tralles) matematikçi Anthemius’u görevlendirdi. [note 3](Anthemius daha inşaın ilk yılında öldüğünden işi İsidoros sürdürmüştür). İnşa, Bizanslı tarihçi Procopius’un “İnşaat Hakkında” (Peri ktismatōn, Latincesi: De aedificiis) adlı eserinde betimlenmektedir.
İnşada kullanılacak malzemeleri üretmek yerine, imparatorluk topraklarında yer alan yapı ve tapınaklardaki yontulmuş hazır malzemelerden yararlanmak yoluna gidilmiştir. Bu yöntem, Ayasofya’nın inşa süresinin çok kısa olmasını sağlayan etkenlerden biri olarak kabul edilebilir. Böylece binanın yapımında Efes’teki Artemis Tapınağı’ndan,[11] Mısır’daki Güneş Tapınağı’ndan (Heliopolis), [12] Lübnan’daki Baalbek Tapınağı’ndan[13] ve daha birçok tapınaktan getirtilen sütunlar kullanılmıştır. Bu sütunların altıncı yüzyıl olanaklarıyla nasıl taşınabildiği ilginç bir konu oluşturmaktadır. Kaplama ve sütunlarda kullanılan renkli taşlardan kırmızı porfir Mısır, yeşil porfir Yunanistan, beyaz mermer Marmara Adası, sarı taş Suriye ve kara taş İstanbul kökenlidir. [22] Ayrıca Anadolu’nun çeşitli yörelerinden gelen taşlar kullanılmıştır. [15]İnşaatte on binden fazla kişinin çalıştığı belirtilir.
Bizans döneminde kent merkezindeki önemli yapıların konumları
Mimaride yaratıcı bir anlayışı gösteren bu yeni kilise yapılır yapılmaz, derhal mimarinin başyapıtlarından biri olarak kabul edildi. Mimarın böylesine büyük bir açık mekanı sağlayabilecek devasa bir kubbeyi inşa edebilmede İskenderiye’li Heron’un teorilerinden yararlanmış olması mümkündür.
23 Aralık 532′de başlanan yapım çalışması 27 Aralık 537′de tamamlandı. Kilisenin açılışını imparator Jüstinyen ve patrik Eutychius büyük bir törenle birlikte yaptılar. Ayasofya o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman’ın Tapınağı’ndan daha büyük olduğundan İmparator Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında “Ey Süleyman! Seni yendim” demiştir. [23] Kilisenin ilk mozayiklerinin yapımı 565 ile 578 yılları arasında tahtta olan II. Justin döneminde tamamlanabilmiştir. Kubbe pencerelerinden sızan ışıkların duvarlardaki mozayiklerde oluşturdukları ışık oyunları dahiyane mimariyle birleşerek izleyicilere büyüleyici bir atmosfer yaratmaktaydı. Ayasofya İstanbul’a gelen yabancılar üzerinde öylesine büyüleyici, derin bir etki bırakmıştır ki, Bizans döneminde yaşayanlar Ayasofya’yı “dünyada tek” (”singulariter in mundo“) olarak nitelemişlerdir. [24]
Yapım sonrası [değiştir]
Silahlar Müzesi’nde (Weapons Museum) sergilenen Ayasofya’nın çanı. Abdullah kardeşler.
Fakat yapılışından kısa bir süre sonra, 553 ve 557 depremlerinde ana kubbe ile doğu yarım kubbesinde çatlaklar belirdi. 7 Mayıs 558 depreminde ise ana kubbe tümüyle çöktü ve ilk ambon [note 4], ciborium ve sunak da ezilerek yok oldu. İmparator derhal restorasyon çalışmasını başlattı ve bu çalışmanın başına Milet’li İsidoros’un yeğeni genç İsidorus’u getirdi. Depremden ders alınarak bu kez yeniden çökmemesi için kubbenin yapımında hafif malzeme kullanıldı ve kubbe eskisine kıyasla 6.25 m. daha yükseğe yapıldı. [25] Restorasyon çalışması 562 yılında tamamlandı.
Yüzyıllarca Konstantinopolis Ortodoksluk patriğinin merkezi olan Ayasofya aynı zamanda Bizans’ın taç giyme törenleri gibi imparatorluk törenlerine evsahipliği yapmıştır. İmparator VII. Konstantin “Törenler Kitabı” (De caerimoniis aulae Byzantinae) adlı kitabında Ayasofya’da yapılan imparator ve patrik tarafından düzenlenen törenleri tüm ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Ayasofya, ayrıca günahkarlar için de bir sığınma yeri olmuştur.
Ayasofya’nın daha sonra uğradığı tahribatlar arasında 859 yangını, bir yarımkubbesinin düşmesine neden olan 869 depremi ve ana kubbesinde hasara yol açan 989 depremi sayılabilir. 989 depreminden sonra imparator II. Basil, kubbeyi Agine ve Ani’deki büyük kiliseleri inşa eden Ermeni mimar Trdat’a tamir ettirmiştir. [26] Trdat kubbenin bir kısmını ve batı kemerini onarmış ve kilise 6 yıl süren onarım çalışmasından sonra 994’te yeniden halka açılmıştır.
Latin istilası dönemi [değiştir]
İlginç bir nokta, Ayasofya’nın insan eliyle tahribatı ya da yağmalanmasının bir başka dinden olanlar tarafından değil de, yine Hıristiyanlar tarafından gerçekleştirilmiş olmasıdır. Dördüncü Haçlı Seferi sırasında, Venedik Cumhuriyeti’nin kör hükümdarı Dandolos [note 5] komutasındaki Haçlılar İstanbul’u ele geçirip Ayasofya’yı tam anlamıyla yağmalamışlardır. Bu olay Bizanslı tarihçi Niketas Choniates’in kaleminden ayrıntılı olarak öğrenilmektedir. Ayasofya’dan alınanlar arasında İsa’nın mezarı, haçı, çeşitli azizlerin kemikleri ve diğer “kutsal emanetler” ve altın ve gümüşten yapılma değerli eşyaların bulunduğu ve kapılardaki altınların bile sökülmüş olduğu belirtilmektedir. Latin İstilası (1204–1261) olarak anılan bu dönemde Ayasofya Roma Katolik Kilisesi’ne ait bir katedrale dönüştürülmüştü.
Son Bizans dönemi [değiştir]
Ayasofya 1261’de tekrar Bizanslılar’ın kontrolüne geçtiğinde harap, virane ve yıkılmaya yüz tutmuş bir durumdaydı. Binanın batısındaki dört istinat unsuru muhtemelen bu dönemde yapılmıştır. 1317’de imparator II. Andronikos Palaiologos binanın kuzey ve doğu kısımlarına da istinat unsurları ekletti. [27] 1344 depreminde kubbede yeni çatlaklar belirdi ve 19 Mayıs 1346’da binanın çeşitli kısımları çöktü. Bu olaydan sonra kilise, 1354’te Astras ve Peralta adlı mimarların restorasyon çalışmasının başlamasına kadar kapalı kaldı.[27]
Osmanlı-cami dönemi [değiştir]
Ayasofya Camii’nin 1880’lerdeki görünümü, Pascal Sebah (1823-1886)
İstanbul’un 1453’te Osmanlı Türkleri tarafından fethinden sonra, fethin sembolü olarak, derhal Ayasofya Kilisesi camiye dönüştürülmüştür. O sıralarda Ayasofya harap bir haldeydi. Bu durumu Kordoba soylusu Pero Tafur [28] ve Florentine Cristoforo Buondelmonti [29]gibi Batılı ziyaretçilerce betimlenmektedir. Ayasofya’ya özel bir önem veren Fatih Sultan Mehmet kilisenin derhal temizlenip camiye çevrilmesini emretti, fakat adını değiştirmedi. İlk minaresi onun döneminde inşa edilmiştir. Osmanlılar bu tür yapılarda taş kullanmayı tercih etmekle birlikte minarenin hızla inşa edilebilmesi amacıyla bu minare tuğladan yapılmıştır. [note 6]. Minarelerden biri de sultan Bayezid II tarafından eklenmiştir. 16. yüzyıldaKanuni Sultan Süleyman fethettiği Macaristan’daki bir kiliseden Ayasofya’ya iki dev kandil getirtmiştir ki, günümüzde bu kandiller mihrabın iki yanında yer alırlar.
II. Selim döneminde (1566–1577) yorgunluk ya da dayanıksızlık belirtileri gösterdiğinde, bina, dünyanın ilk deprem mühendislerinden biri sayılan Osmanlı baş mimarı Mimar Sinan tarafından eklenen dış istinat yapılarıyla (payanda) takviye edilerek, son derece sağlamlaştırılmıştır. [30]Günümüzde binanın dört tarafındaki toplam 24 payandanın bir kısmı Osmanlı dönemine, bir kısmı Bizans dönemine aittir. Bu istinat yapılarıyla birlikte, Sinan ayrıca, kubbeyi taşıyan payeler ile yan duvarlar arasındaki boşlukları kemerler ile besleyerek kubbeyi iyice sağlamlaştırmış [note 7] ve binaya iki geniş minare (batı kısmına), hünkar mahfili ve II. Selim’in türbesini (güneydoğu kısmına) eklemiştir (1577).[16] III. Murat’ın ve III. Mehmed’in türbeleri ise 1600’lerde eklenmiştir.
Ayasofya, 1910-1915
Ayasofya binasının içine Osmanlı döneminde eklenen diğer yapılar arasında mermerden minber, hünkar mahfiline açılan galeri, müezzin mahfili (mevlit balkonu), vaaz kürsüsü ve sayılabilir. III. Murad Bergama’da bulunmuş, helenistik dönemden kalma (M.Ö. IV. yüzyıl), “bektaşi taşı”ndan (İng. alabaster ) [note 8] yapılma iki küpü Ayasofya’nın ana nefine (ana salon) yerleştirmiştir. I. Mahmud 1739’da binanın restore edilmesini emretti ve bir kütüphane ile binanın yanına (bahçesine) bir medrese, bir imarethane ve bir şadırvan ekletti. Böylece Ayasofya binası, civarındaki yapılarla birlikte bir külliyeye dönüştü. Bu dönemde ayrıca yani bir sultan galerisi ve yeni bir mihrap yapıldı.
Ayasofya’nın Osmanlı dönemindeki en ünlü restorasyonlarından biri sultan Abdülmecit’in emriyle İsviçre İtalyanı olan Gaspare Fossati ve kardeşi Giuseppe Fossati’nin nezaretinde 1847 ile 1849 yılları arasında yapılmıştır. [27]Fossati kardeşler, kubbe, tonoz ve sütunları sağlamlaştırdı ve binanın iç ve dış dekorasyonunu yeniden elden geçirdi. Üst kattaki galeri mozayiklerinin bir kısmı temizlendi, çok tahrip olanları ise sıvayla kaplandı ve altta kalan mozayik motifleri bu sıva üzerine resmedildi. [note 9] Işıklandırma sistemini sağlayan yağ lambası avizeleri yenilendi. Kazasker İzzed Efendi’nin (1801–1877) eseri olan, önemli isimlerin [note 10] hat sanatıyla yazılı olduğu yuvarlak dev tablolar yenilenip sütunlara asıldı. Ayasofya’nın dışına yeni bir medrese ve muvakkithane inşa edildi. Minareler aynı boya getirildi. Bu restorasyon çalışması bittiğinde Ayasofya Camii 13 Temmuz 1849’da görkemli bir törenle yeniden halka açıldı.[note 11]Ayasofya külliyesinin Osmanlı dönemindeki diğer yapıları arasında sıbyan mektebi, şehzadeler türbesi, sebil, sultan Mustafa ve sultan İbrahim türbesi (önceden vaftizhane [note 12]) ve hazine dairesi sayılabilir.
Müze dönemi [değiştir]
1930 ile 1935 yılları arasında restorasyon çalışmaları nedeniyle halka kapatılan Ayasofya’da Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle bir dizi çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalar arasında çeşitli restorasyonlar, kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi ve mozayiklerin ortaya çıkarılıp temizlenmesi sayılabilir. [31] Ayasofya Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine, Bakanlar Kurulu’nun 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla müzeye çevrilmiştir. 1 Şubat 1935’te ziyarete açılan müzeyi Atatürk 6 şubat 1935 tarihinde ziyaret etmiştir. [6] Yüzyıllar sonra mermer zemindeki halıların kaldırılmasıyla zemin döşemesi ve insan figürlü mozayikleri örten sıvanın kaldırılmasıyla da muhteşem mozayikler tekrar gün ışığına çıkarılmıştır. [32]
Ayasofya Camii İbadete Açılan Bölüm Tabelası
Ayasofya’nın sistemli olarak incelenmesi, restorasyonu ve temizlenmesi ABD’ndeki Bizans Enstitüsü (the Byzantine Institute of America) adlı kurumun 1931′deki ve Dumbarton Oaks Alan Komitesi’nin 1940’lı yıllardaki [33] girişimiyle sağlanmıştır. Bu kapsamda yapılan arkeolojik çalışmalar K. J. Conant, W. Emerson, R. L. Van Nice, P.A. Underwood, T. Whittemore, E. Hawkins, R. J. Mainstone and C. Mango tarafından sürdürülmüş ve Ayasofya’nın tarihine, yapısını ve dekorasyonuna ilişkin başarılı sonuçlar elde edilmiştir. [34] Ayasofya’da çalışmalarda bulunmuş diğer isimlerden bazıları A. M. Schneider, F. Dirimtekin ve Prof. A. Çakmak’tır. Bizans Enstitüsü ekibi mozayik arama ve temizleme işleriyle uğraşırken, R. Van Nice yönetimindeki bir ekip de, binanın, taş taş ölçülerek rölövelerini [note 13] çıkarma çalışmasına girişmiştir. Çalışmalar halen çeşitli uluslardan bilim insanlarınca sürdürülmektedir.
Mimari [değiştir]
Kubbeden dörtgen biçime geçişi sağlayan üçgenimsi pandantifler.
Ayasofya, mimari bakımdan, bazilika planı ile merkezî planı birleştiren, kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.
Ayasofya, her şeyden önce boyutu ve mimari yapısıyla önem taşır. Yapıldığı dönemin dünyasında hiçbir bazilika planlı yapı Ayasofya’nın kubbesinin boyutundaki bir kubbe ile örtülebilmiş ve böylesine büyük bir iç mekana sahip değildi. Ayasofya’nın kubbesi Roma’daki Panteon’un kubbesinden küçük olmakla birlikte Ayasofya’da uygulanan yarım kubbe, kemer ve tonozlardan oluşan karmaşık ve sofistike sistem, kubbenin çok daha geniş bir mekanı örtebilmesini sağlayarak kubbeyi daha etkileyici kılmaktadır. Taşıyıcı olarak beden duvarlarına oturtulmuş önceki yapıların kubbeleriyle kıyaslandığında, sadece dört payeye oturtulmuş bu denli büyük bir kubbe mimarlık tarihinde gerek teknik, gerekse estetik bakımdan bir devrim sayılmaktadır.
Orta nefin yarısını örten ana (merkezî) kubbe, doğu ve batısına eklenen yarım kubbelerle çok geniş bir dikdörtgen biçimli iç mekan yaratacak şekilde öylesine genişletilmiştir ki, zeminden bakıldığında, gökyüzüne asılı gibi duran, tüm iç mekana hakim bir kubbe olarak algılanır.
Ayasofya’nın üç boyutlu kesiti:[note 14] 1. Çıkış 2.İmparator kapısı 3.Terleyen sütun 4. Mihrap 5. Minber 6. Sultan Mahfili 7. Omphalion (dünyanın merkezi) a. Vaftizhane ( sultan Mustafa Türbesi) b. II. Selim minarelerinden biri
Doğu ve batı açıklıklarını kapatan yarım kubbelerden de daha küçük yarım kubbeli eksedralara geçiş yapılarak sistem tamamlanmıştır. Küçük kubbelerden başlayarak ana kubbe tacıyla tamamlanan bu kubbeler hiyerarşisi antik zamanlarda örneği görülmemiş bir mimari sistemdir. Yapının bazilika planı dahice tümüyle “gizlenmiş” durumdadır.
İnşa sırasında duvarlarda tuğladan ziyade harç kullanılmış ve kubbe yapı üzerine kondurulduğunda kubbenin ağırlığı alt kısmı nemli kalmış harçla oluşturulan duvarların dışa doğru bükülmesine yol açmıştı. 558 depremi sonrasında yapılan ana kubbenin yeniden yapımı sırasında genç İsidorus kubbeyi taşıyabilmeleri için önce duvarları yeniden dikleştirmiştir. Bütün bu hassas çalışmalara rağmen kubbenin ağırlığı yüzyıllarca bir problem olmaya devam etti, kubbenin ağırlık baskısı binayı bir çiçeğin açılması gibi dört yanından dışa doğru açılmaya zorluyordu. Bu problem de binaya dışarıdan istinat unsurlarının eklenmesiyle çözüldü.
Osmanlı döneminde mimarlar bir binada kayma olup olmadığını anlamak için ya yapımı sırasında elle döndürülebilecek küçük bir dikey sütun eklerlerdi ya da duvardaki 20-30 santimetrlik iki sabit nokta arasına cam yerleştirirlerdi. Sütun artık döndürülemediğinde veya sözkonusu cam çatladığında binada kaymanın belli bir dereceye geldiği anlaşılmış olurdu. Ayasofya’nın üst kat duvarlarında ikinci yöntemin izleri halen görülebilir. Döndürülen sütun ise Topkapı Sarayı’nın harem bölümünde mevcuttur.
İç yüzeyler tuğla üzerine çokrenkli mermer, kırmızı ya da mor porfirler ve yapımında altın kullanılmış mozayiklerle kaplıdır. Bu, geniş payelerin daha ışıklı ve kamufle olmasını da sağlayan bir yöntemdir. 19. yüzyılda restorasyon çalışmaları sırasında bina dıştan Fossati tarafından sarı ve kırmızı renklere boyanmıştır. Ayasofya, Bizans mimarisinin başyapıtı olmakla birlikte, pagan, Ortodoks, Katolik, İslam etkilerinin sentez olduğu bir yapıdır.
Mozaikler [değiştir]
Deisis mozaiğinden bir detay. İsa’nın yüzünün iki yarısı birbirbinden farklı yapılmıştır.
Tonlarca altının kullanıldığı Ayasofya mozaiklerinin yapımında altının yanısıra, gümüş, renkli cam, pişmiş toprak ve renkli mermer gibi taş parçaları kullanılmıştır. 726’da III. Leo’nun tüm ikonaların yok edilmesi emriyle, tüm ikona ve heykeller Ayasofya’dan kaldırılmıştır. Dolayısıyla Ayasofya’da günümüzde görülen, surat tasvirleri içeren mozayiklerin hepsi ikonoklazm dönemi sonrasında yapılan mozayiklerdir. Bununla birlikte Ayasofya’da surat tasviri içermeyen mozaiklerden az bir kısmı 6. yüzyılda yapılan ilk mozaiklerdir. [16]
1453’de kilise camiye dönüştürüldükten sonra insan figürleri içerenlerin bir kısmı ile ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozaikler bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. İstanbul’u ziyaret eden 17. yüzyıl gezginlerinin raporlarından Ayasofya’nın camiye çevrilmesini izleyen ilk yüzyıllarda insan figürü içermeyenler ile içerenlerden bir kısmının sıvayla kaplanmadan bırakılmış oldukları anlaşılmaktadır. Ayasofya mozayilerinin tamamen kapatılması 842’de ya da 18. yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşmiştir. [6]1755’te İstanbul’a gelen Baron De Tott artık tüm mozaiklerin badana altında kalmış olduğunu belirtmiştir.[6]
Sultan Abdülmecit’in isteği üzerine 1847 ile 1849 yılları arasında Ayasofya’da çeşitli restorasyon çalışmaları yapan ve sultandan restorasyon sırasında keşfedilebilecek mozaikleri belgeleme iznini alan Fossati kardeşler, mozaiklerin sıvalarını kaldırıp desenlerini belgelerine kopyaladıktan sonra mozayikleri tekrar kapatmışlardır. Bu belgeler günümüzde kayıptır. Buna karşılık, o yıllarda Alman hükümetince onarım için gönderilen mimar W. Salzenberg bazı mozaiklerin desenlerini de çizmiş ve yayımlamıştır.[6]
Sıvayla kaplı mozaiklerin büyük bir kısmı 1930’larda Byzantine Institute of America adlı kurumun bir ekibi tarafından açılmış ve temizlenmiştir. Ayasofya’nın mozaiklerinin açılması ilk kez 1932’de Byzantine Institute of America kurumunun başındaki Thomas Whittemore tarafından gerçekleştirilmiş olup, ilk gün ışığına çıkarılan mozaik “imparator kapısı” üzerindeki mozaik olmuştur.
Doğudaki yarım kubbe üzerindeki sıvanın bir kısmının bir süre önce düşmesi sayesinde bu yarım kubbeyi örten sıvanın altında mozaiklerin bulunduğu anlaşılmıştır.
Binanın kısımları [değiştir]
Ayasofya mimari yönden incelendiğinde orta nef denilen büyük bir orta mekân, kuzey ve güneyde yer alan iki yan nef, doğu ucunda yer alan absid ve batı kısmında kapıların yer aldığı iç ve dış nartekslerden meydana gelmiştir. 7.500 m2’lik bir yüzölçümüne sahip Ayasofya iki katlı bir yapıdır.[16]
Ayasofya’nın zemin planı: 1. Sıbyan Mektebi 2. Şadırvan 3. Muvakkithane 4. Mütevelliler dairesi (Günümüzde Müze Müdürlüğü’nce kullanılıyor) 5. Şehzadeler Türbesi 6. III. Murad Türbesi 7. II. Selim Türbesi 8. III. Mehmet Türbesi 9. Sebil 10. Mermer sarnıç 11. Türk payanda duvarları 12. Kütüphane 13. Vaftizhane (Günümüzde Sultan Mustafa ve Sultan İbrahim Türbesi) 14. Sebil 15. Minareler 16. Omphalion 17. İkinci Ayasofya kalıntıları 18. Ayasofya Medresesi (günümüzde mevcut değildir) 19. Ayasofya İmareti (günümüzde mevcut değildir) 20. İmaret Kapısı 21. Mihrap 22. Hünkar mahfili 23. Minber 24. Müezzin mahfili 25. IV. Murat’ın yaptırdığı mermer kürsü 26. Bergama’dan getirilen küpler 27. Terleyen sütun 28. Üst kata çıkış rampası 29. Alt kata iniş rampası 30. Hazine dairesi
Alt kat [değiştir]
Narteksler [değiştir]
İç narteks.
Binaya batı kısmındaki, Bizans döneminde atrium denilen avlunun[note 15] bulunduğu kapılardan girilir. Buradaki, dış nartekse açılan ana kapıdan girmeden önce, solda görülen kalıntılar A.M. Schneider tarafından sürdürülen kazılarda ortaya çıkarılmış İkinci Ayasofya’ya ait kalıntılardır.
Ana kapıdan girilen ilk galeri “dış narteks” olarak adlandırılır, “çapraz tonoz” örtülü dokuz birimli bir galeridir. Buradan da iç narteks denilen ikinci galeriye 5 kapı açılır.
İç nartekste tavan mozayiklerle kaplıdır. Mozayiklerden sarı renkte parlayanların yapımında altın kullanılmıştır. Duvarlar çeşitli ülkelerden ve Anadolu’nun çeşitli kentlerinden getirilme dalgalı mermer levhalarla kaplıdır.[15] Bu dalgalı mermer levhalar duvarlara sabitlenmeden önce ikiye kesilmiş ve duvarlara yan yan öyle sabitlenmiştir ki, katlanıp mürekkeplenen bir kağıdın açıldığında gösterdiği gibi, ilginç bir simetri gösterirler. Günümüzde içinde elektrik ampulları olan yağ lambası avizeleri cami dönemine aittir.
İmparator kapısı mozayiği
İç narteksten ana nefe (ana salona) 9 kapı açılır. Ana salona açılan ortadaki ana kapıya, yalnızca imparatora mahsus olduğundan (yalnızca imparator tarafından kullanıldığından) “imparator kapısı” adı verilir. Bu kapının üst kısmındaki duvarda (tympanum) 9. yüzyıldan kalma bir mozayik bulunur. Bu mozayikte ortada İsa, sağ madalyonda Cebrail, sol madalyonda Meryem Ana görülür. Sol alt kısımda görülen sakallı kişi Bizans imparatorlarından VI. Leon’dur. Ortodoksluk geleneğinde en fazla üç kez evlenilebilmesine karşın erkek çocuğunun olabilmesi için dört kez evlenmiştir. Bu yüzden İsa’dan özür diler vaziyette, secde eder şekilde tasvir edilmiştir. İsa’nın elindeki Kitab-ı Mukaddes’te İsa’nın Yuhanna İncili’ndeki bir sözü yazılıdır: “Size selamet olsun! Ben evrenin nuruyum.” İlk kez W. Salzenberg tarafından yayımlanmış olan bu mozayik 18. yüzyıla dek kapatılmamıştır.[6]
Güney nef [değiştir]
Güney nef
Ayasofyanın ana mekanı paye ve sütunlarla üç nefe ayrılmış durumdadır: Orta nef (naos, ana salon) güney nef (ana nefin sağında) ve kuzey nef (ana nefin solunda). Sağdaki güney nefinde de tavan mozayiklerle kaplıdır. Bu mozayiklerde ikonaklazma dönemine özgü semboller göze çarpar. Bunlardan ikisi dört balık ve küçük karelerde yer alan svastika sembolleridir.
Bu güney nefinde I. Mahmut Kütüphanesi bulunur. Kütüphanenin görülebilen odası Osmanlı sultanının namaz kılmadan önce Kur’an okuduğu odadır. Odadaki rahleler sedef işlemeli olup duvarlar İznik fayanslarıyla kaplıdır. Odanın tavan ve zemini orijinal değildir. Odada ayrıca Kuran’ın saklandığı tahta mahfaza bulunur.
Yeşil porfirden sütuna oturtulmuş Bizans sütun başlığı. Yanda kime ait olduğu bilinmeyen bir el izi bulunmaktadır.
Nefin doğu ucuna doğru soldaki duvarda üzerinde iki yunusu ve Poseidon’un trident olarak bilinen yabasını içeren bir taş işlemesi görülür. Bu, Bizans rahiplerinin, Hıristiyan olmalarına rağmen, bir pagan ilaha ait unsuru kiliseye sokabilecek derecede eski Yunan kültürü etkisi altında kalmış olmalarını gösteren bir örnek olarak değerlendirilebilir.
Nefin doğu ucunda üç çeşit sütun görülür. Bunlardan kırmızı porfir taşından yapılma olanları Mısır’dan getirilmiştir. Yeşil olanları ise Yunanistan’dan getirilmiştir. Binada kullanılan beyaz mermerlerin kökeni genellikle Marmara Adası’ndaki mermer ocaklarıdır. Batı dillerindeki mermer sözcüğünün kökeni “Marmara”dır. Ayasofya’da toplam 107 sütun bulunmaktadır, bunlardan 40’ı alt katta, 67’si üst kattadır. [16] Bu sütunların hemen hemen hepsi yekpare (monolit) olup, Ayasofya’dan da eskidirler, çünkü imparatorluk topraklarındaki eski tapınaklardan getirilmişlerdir. Ayasofya’nın en büyük sütunlarının uzunlukları 20 m. civarında, kalınlıklarının yarıçapı ise 1,5 m.’dir. En ağırları 70 ton ağırlığındadır. Sütun başlıkları Bizans stili gösterirler; sütun başlıklarından bazılarında küçük bir daire ve harflerden oluşan Jüstinyenin arması görülür. Bu nefin doğu ucundaki yeşil sütunun yanındaki duvarda bir el izi bulunur, kime ait olduğu bilinmeyen bu el izi hakkında çeşitli rivayetler bulunmaktadır.
Omphalion ve müezzin mahfili [değiştir]
Güney neften mihraba geçilirken, zeminden yaklaşık 3 m. kadar yükselen, balkonu andıran mermerden yapılma bir yapı göze çarpar. Bu, Osmanlı döneminde yapılmış, Ayasofya cami iken her yıl İslam peygamberi Muhammed’in doğum gününde (mevlit kandilinde) mevlit okunan müezzin mahfilidir.
Mahfilin hemen yanında zeminde, girilmemesi için kenarları çitle çevrilmiş kare biçimli bir alan göze çarpar. Burası bilinmeyen bir nedenle Bizanslılar’ca dünyanın merkezi olarak kabul edilirdi. Yunanca’da “Yer’in Göbeği ” anlamında, omphalion (Delf’te omphalos)olarak adlandırılan ve Bizanslılar’ca kutsal sayılan bu yerde kimilerine göre Ayasofya’nın inşa edilmesinden önce bir tapınak bulunmaktaydı. Kimilerine göre bu yer “ley hatları”nın [note 16]bir kavşak noktasıydı.
Kutsallığından ötürü Bizans imparatorlarının taç giyme törenleri de burada yapılmaktaydı. Tören sırasında siyasi ve dinî otoriteleri temsil eden kişilerin her birinin durması gereken konumlar bu kare biçimli alan içine daireler oluşturacak biçimde döşenmiş renkli taşlarla belirlenmiştir. Daireleri oluşturan taşlarda kırmızı, sarı, yeşil, turuncu ve gri renkler göze çarpmaktadır. Toplam sayıları 16 olan bu dairelerden en büyüğü ortadaki olup, muhtemelen imparatorun duracağı yeri gösteren dairedir. [note 17]
Absid ve mihrap [değiştir]
Minber
Binanın doğu kısmının ucu dışarı taşkın durumda olup, üstü yarım kubbeyle örtülü bir absidle [note 18]son bulur. Üçüncü Ayasofya, diğer eski Ortodoks kiliseleri gibi, geleneksel olarak Kudüs’e yönelik olarak inşa edilmiştir ve diğer eski Ortodoks kiliselerinde olduğu gibi absidinin ekseni inşa edildiğinde tam olarak Kudüs yönünü göstermekteydi.
Absid.Üsteki mozayik ve ortadaki pencereler Kudüs yönünü gösterir. Altta hafifçe sağda mihrabın üst kısmı görülmektedir.
İstanbul’a nazaran Kudüs yönü ile Mekke yönü arasında pek büyük olmayan (birkaç derecelik) bir fark bulunmaktadır. Bu yüzden İstanbul’da camiye çevrilen kiliselerde kıble yönünü göstermek üzere kilisenin absidi içine yapılan mihrap absidin iyice sağına inşa edilirdi. Fakat Ayasofya’da mihrap absidin çok sağına değil, hafifçe sağına inşa edilmiştir. Çünkü Ayasofya binası tam olarak olması gereken yönde değildir, yani hafifçe Mekke yönüne doğru bir kayma göstermektedir. Bu bir yapım hatası olamayacağına göre, binanın zaman içerisinde, tektonik hareketlerden dolayı hafifçe bir kayma geçirmiş olması düşünülebilir. Cebrail’in parmağıyla Ayasofya’yı çevirdiğine ilişkin olarak çıkarılmış söylentiler bu husustan kaynaklanmıştır.
Absidin en üst kısmında, 9. yüzyıla tarihlenen, kucağında çocuğu İsa’yı taşıyan, taht üzerinde tasvir edilmiş bir Meryem Ana mozayiği yer alır. Bunun sağında aynı yüzyılda yapılmış, Cebrail’i tasvir eden bir mozayik bulunur. Meryem Ana mozayiğinin solunda ise, bir deprem sırasında düşmüş bir başka melek mozayiği, muhtemelen Mikail’i tasvir eden bulunmaktaydı.
Mihrabın her iki yanında 16. yy.’da Kanuni Sultan Süleyman fethettiği Macaristan’daki bir kiliseden getirttiği iki dev kandil bulunmaktadır. Absidde Bizans döneminde yıkılan pencerelerin yerini Osmanlı döneminde renkli camdan yapılma (vitray), ayetlerle süslü pencereler almıştır. Absid çevresinde Osmanlı döneminde eklenen yapılar yoğunluk kazanmaktadır. Örneğin absidin sağında mermerden yapılma minber, solunda Osmanlı sultanının namaz kıldığı hünkar mahfili yer alır. Osmanlı sultanı mahfile özel olarak yapılmış bir galeriden ulaşmaktaydı.
Absid duvarlarında Kuran ayetlerini içeren çerçeveler ve içine Allah, Muhammed, dört halife ve Halife Ali’nin oğulları Hasan ve Hüseyin’in isimleri yazılı olan sekiz yeşil daire bulunur. Bu dairelerin tahtadan yapılma çok daha büyükleri de ana nefin (ana salonun) iç mekanını kuşatacak şekilde asılmışlardır. İsimler her biri 7,5 m. yarıçapında olan bu 8 dev panoya hat sanatı tarzında yazılmıştır. Bunlar Kazasker İzzed Efendi’nin (1801–1877) eserleridir. 1930′lu yıllarda restorasyon çalışmaları sırasında yerlerinden indirilen bu panolar 1951’de A. Menderes tarafından yeniden yerlerine koydurulmuştur. [35]
Orta nef [değiştir]
Orta nef. Tam karşıda pencerelerin bulunduğu kilisenin absidi görülmektedir. Absid içinde, aşağıda caminin mihrabı görülmektedir.Solda hünkar mahfili görülmektedir. Sağda, altta ise müezzin mahfili denilen cami döneminde mevlit okunan balkon görülmektedir.
Orta nef ya da iç mekan karmaşık bir yapıya sahiptir. 100 x 70 m. ölçüsündeki binanın [36] 74.67 x 69.80 m. ölçüsündeki [15]orta nefinin (ana salonun) ortasında ağırlığı dört paye (ayak) üzerine oturtulmuş, payelere geçişin pandantiflerle sağlandığı bir ana kubbe yer alır. Ayasofya’nın devrim niteliği taşıyan kubbesi birçok sanat tarihçisinin, mimarın mühendisin özel ilgisini çekmiştir. Daireden dikdörtgene geçiş içbükey üçgen pandantiflerle sağlanır. Bu tür yapılarda daha önce kullanılmamış bu pandantifler estetik bakımdan şık bir şekilde, daireden, yani kubbeden payelerce oluşturulan kare biçimine, hatta yarım kubbeler de sisteme dahil sayılırsa, dikdörtgen biçimine geçişi sağlarlar. Böylece, kubbe pandantifler vasıtasıyla dört büyük kemer üzerine oturur. Bu kemerler de Osmanlı döneminde Mimar Sinan’ın talimatlarıyla istinat duvarlarıyla desteklenmiştir.
Tarih boyunca tamirat gördüğünden kubbe dairesel düzgünlüğünü kaybetmiş ve elips biçimine yaklaşmıştır. Bu yüzden farklı uzunlukta iki yarıçapı vardır. 55.60 m. yüksekliğinde ve içten 30.80 – 32.6 m.[3] çaplarındaki ana kubbenin ağırlığı doğu ve batısındaki iki yarım kubbeyle hafifletilmiştir. Ana kubbenin güney ve kuzeyde yarattığı baskı ise payandalarla karşılanmıştır. Bir şemsiyenin telleri gibi, kubbenin tepesinden başlayıp kubbe pencereleri arasından geçerek pandantiflere inen 40 kaburga, kubbenin ağırlığının payelere aktarılmasında önemli bir rol oynar. Binanın ağırlığını 40′ı aşağıda, 67’si üst katta olan 107 sütun taşımaktadır. Bu sütunların bir kısmı orta nefin her iki yanında, iki katlı bir dizi oluştururlar. Orta nefin kuzey kenarını oluşturan çift katlı sütun dizisinin üzerindeki duvarda (tympanon) Ortodoks Kilisesi patriklerinin mozayikleri bulunur. Bunlar çok yüksekte olduklarından dürbünsüz pek iyi görülemezler. Ana mekan, duvarlardaki ve kubbedeki pencerelerden ışık alır.
Mozayiklerle kaplı ana kubbenin ortasında Bizans döneminde İsa’yı tasvir eden bir mozayiğin [note 19] yer aldığı bilinmektedir. Kilise camiye çevrildiğinde diğer insan figürlü mozayiklerin sıvayla kaplanmasına karşın bu mozayik 17. yüzyıl ortalarına açık bırakılmış, 17. yüzyıl ortalarında Kazasker Mustafa İzzet efendi tarafından üzerine “Allahü Nurüssemavat…” diye başlayan ayetin işlendiği bir sıvayla kapatılmıştır. Bununla birlikte mozayiğin 1894 depreminde düşmüş olduğu da iddia edilmektedir.
Ana kubbede hem kubbenin ağırlığını azaltmak, hem de ana mekanın aydınlanmasını sağlamak üzere 40 pencere açılmıştır. Kubbenin mozayiklerini onarmak üzere kurulan 60 ton ağırlığındaki metalik iskele onarım çalışmalarının sürmesi nedeniyle henüz kaldırılamamış olup, kubbenin tümüyle görülmesini engellemektedir. [note 20]
Kubbenin zemine izdüşümü olan çember araştırıldığında, zeminde taşa 40 adet haçın bir çember oluşturacak şekilde kazınmış olduğu görülür. Bu haçların hiçbir sembolik değeri yoktur, mimari bir yöntemin uygulanması için bazı noktaların kesişen iki çizgiyle işaretlenmesinden ibarettir. Bir yapıya kubbe inşa edilmeden önce zemine, inşa edilecek kubbenin çemberi işaretlenir ve daha sonra bu noktalara çekül tutularak kubbe inşa edilir. Bu mimari yöntem günümüzde de uygulanmaktadır; tek fark artık çekül yerine lazerin kullanılmasıdır.
Kerubi ya da Seraphim fresklerinden biri
Kubbeden payelere geçişi sağlayan dört pandantif üzerinde Hıristiyan melekler hiyerarşisindeki bir melek sınıfını tasvir eden freskler bulunmaktadır. Bunların Kerubi melekleri mi, yoksa Seraphim melekleri mi oldukları konusu kesinlik kazanmamıştır. Bizans’ın erken devirlerinde bunların mozayik olduğu belirtilir, tahrip olduklarında freske çevrilmiş oldukları düşünülmektedir. Üzerleri Osmanlı döneminde hiç kapatılmamış, yalnızca yüzlerine altın yaldızla kaplı oval bir yıldız yerleştirilmiştir. Bu 6 kanata sahip melek fresklerinden ikisinin birkaç yıl önce restore edilmiş olmasına karşın, yağmurun sızması nedeniyle yeniden tahrip oldukları görülmektedir. Bu tahribatın nedeni Bizanslılar’ın yapıda dere kumu yerine deniz kumu kullanmış olmalarıdır. Zira deniz kumu inşaatte kullanılmadan önce suyla yıkansa da, bir miktar tuzu bünyesinde tutmakta ve kumun yapıda kullanılmasından sonra bu tuz, yağmur sularını çekici ve emici bir işlev görmektedir. (Bu tahribat özellikle üst kattaki tavan mozayiklerinde etkili olmuştur.)
“Terleyen sütun”daki dilek yeri
Orta nefin iç nartekse yakın kısmında helenistik dönemden kalma (M.Ö. 4. yy.), bektaşi taşından (İng. alabaster) yapılma iki büyük küp bulunmaktadır. Bunlar III. Murad döneminde Bergama’da bulunmuş, Ayasofya’ya getirilerek su içme gereksinimlerini karşılamak üzere kullanılmıştır. Küplerden büyük olanı 1200 litrelik bir kapasiteye sahiptir.
Duvarlardaki boş taş çerçevelerde Bizans döneminde ikonalar bulunmaktaydı. Orta nefte iç nartekse paralel olarak uzanan iki küçük tünelde Ayasofya’nın en eski mozayikleri bulunur. Bunlardan birinde ilk Hıristiyanların kullandıkları, Yunan alfabesinin beş harfini içeren sekiz dilimli daire sembolü bulunur.
Kuzey nefi [değiştir]
Kuzey nefinde ziyaretçilerin ilgisini çeken tek şey, nefin batı ucunda bulunan, beyaz mermerden yapılma kare biçimli sütundur. “Terleyen sütun” olarak adladırılan ve hakkında kaynaksız sayısız rivayet bulunan bu sütun, günümüzde dilek dileme yeri durumuna gelmiştir. Dilek dilemek isteyenler elinin başparmağını sütundaki deliğe sokup eliyle bir daire çizerler. Delik günümüzde sütuna geçirilmiş bronz bir plakanın ortasında yer almaktadır.
Çıkış [değiştir]
Çıkış mozayiği. Jüstinyen, Meryem Ana ve Büyük Konstantin
Üst kata çıkılmayıp binadan dışarı çıkılmak istendiğinde iç narteksin güney ucundaki kapıdan çıkılır. Bu çıkış kapısının üzerine yerleştirilmiş bir ayna oraya, çıkış yönünde ilerleyen ziyaretçileri, arkalarında kaldığından göremedikleri bir mozayiğin daha bulunduğu konusunda uyarmak üzere yerleştirilmiştir. 10. yüzyıldan kalma bu mozayik, Fossati tarafından 1849′da keşfedilip tekrar kapatılmış, 1933-1934 yıllarında Byzantine Institute of America kurumundan Thomas Whittemore tarafından temizlenmiştir. Mozayikte ortada çocuğuyla birlikte Meryem Ana yer alır. Meryem Ana değerli taşlarla süslü bir tahttadır. Koyu lacivert bir kaphoriun giyen Meryem Ana’nın başörtüsünün kenarlarında altın yaldızlı bir şerit, alnında ve omuzlarında da altın yaldızlı haç bulunmaktadır. Olgun bir insanın yüz hatlarıyla tasvir edilen “çocuk İsa” sağ eliyle vaftiz işareti yapmakta ve sol elinde “malik olma”yı simgeleyen bir rulo tutmaktadır. Solda Üçüncü Ayasofya’yı inşa ettiren Jüstinyen Meryem Ana’ya Ayasofya’nın bir maketini sunar halde tasvir edilmiştir. Bu Ayasofya maketinde kubbenin üzerinde bir haç bulunduğu görülmektedir. Sağda ise Konstantinopolis’in kurususu sayılan Roma imparatoru Büyük Konstantin Meryem Ana’ya surlarla çevrili Konstantinopolis’in bir maketini sunar halde tasvir edilmiştir. Adı Bizans alfabesiyle yukarıdan aşağı doğru yazılmıştır. Meryem Ana’nın tahtının zeminini oluşturan mozayik taşlarının yapımında gümüş kullanılmıştır.
Çıkışta yer alan, artık kapatılamayan bronz kapı, Dünya’nın en eski kapılarından biri sayılmaktadır. M.Ö. II. yüzyıla ait bu kapı Ayasofya’ya Tarsus’taki bir tapınaktan getirilmiştir. Ayasofya’nın zemini Bizans dönemindeki bir depremden sonra bir miktar (30-35 cm.) yükseltilmek zorunda kalınmıştır. Bu yüzden bu kapı iptal edilerek yerine yenisi yapılmış, fakat eski kapı başka yere götürülmeyerek orada bırakılmıştır. Bu sayede kapının alt kısmında Ayasofya’nın 6. yüzyıla ait zemini görülebilmektedir.
Üst kat [değiştir]
İmparatoriçe locası
Cennet ve cehennem kapısı
II. Komnenos ve eşi
Zoe ve eşi
Absiddeki Meryem Ana
Üst kata alt kattaki iç narteksin batı ucunda yer alan bir kapıdan geçilerek, irili ufaklı taşlarla “arnavut kaldırımı” tarzında döşenmiş bir rampadan çıkılır. Sarmal bir biçimdeki rampa 7 halka yaparak üst kata ulaşır. Bu rampa imparatoriçenin tahtıyla sarsılmadan taşınmasına merdiven basamaklarına kıyasla büyük bir kolaylık sağlamaktaydı. Rampa duvarlarında yer yer eski tuğla kemerler görülür. Bizans döneminde de Osmanlı döneminde de üst kat daima kadınlara ayrılmıştı. Üst katta da alt katta olduğu gibi,|250px güney (sağda) ve kuzey nefleri bulunur. Bu iki nef birlikte bir “at nalı” biçimini oluştururlar. Güney üst nefine sağda yer alan (alt kattaki narteksin üzerinde bulunan) bir galeriden geçilerek ulaşılır.
Güney üst nefi (tribünü) [değiştir]
Güney üst nefi
Törenleri izlemek üzere Ayasofya’ya gelen imparatoriçe, üst kata çıkarılır, törenleri maiyetindekilerle birlikte, üst katın güney nefindeki “imparatoriçe locası”ndan izlerdi. İmparatoriçe locasından günümüze ulaşan kısımlar mermer başlıklı iki küçük yeşil porfirden yapılma sütun ve zemindeki, imparatoriçenin tahtının konacağı yeri göstermek üzere yerleştirilmiş dairesel yeşil porfir taşından oluşur. Bu yeşil daire, omphalion’daki daireler gibi yapılmıştır. Buradan binanın alt katı ve iç mekanına hakim bir bakış açısı elde edilebilmektedir.
Üst katın neflerinde tavanı kaplayan, insan figürü içermeyen mozayikler Osmanlı döneminde yağmur suyundan tahrip olduğundan, 19. yüzyılda Osmanlı sultanı Abdülmecit bunları onarılmasını emretmişti. Fakat mozayik sanatı 19. yüzyılda unutulmuş bir sanat durumuna geldiğinden İtalyan Fossati kardeşler sultana bunları onaramayacaklarını belirtip, başka bir çözüm önerisinde bulundular: Çok tahrip olan mozayikler sıvayla kaplandı ve altta kalan mozayik motifleri bu sıva üzerine resmedildi. Bazı sütunların üst kısımlarındaki kemerlerde sıvayla kaplanmamış mozayikler halen görülebilir durumdadır. Fakat yer yer nemden dolayı orijinal renklerini kaybetmişlerdir. Ayrıca yer yer dökülen veya altta mozayik olup olmadığı anlaşılmak üzere kasten açılmış sıvalar altından da eski mozayikler görülebilmektedir. Fossati kardeşlerin üst kattaki tavan mozayiklerini kaplamadan önce tüm mozayiklerin kopyalarını kağıtlara çıkardıkları bilinmekteyse de, yanlarında götürdükleri bu kağıtların günümüzde nerede oldukları bilinmemektedir.
İmparatoriçe locasının az ilerisinde, üzerlerindeki anahtar kabartmalarından dolayı “cennet ve cehennem kapısı” olarak adlandırılan, vaktiyle bir kapı içerdiği sanılan, duvarlara sabitlenmiş iki mermer blok görülür. Bu bloklar üzerinde yaşam ağacı, balık gibi semboller içeren küçük kabartmalar bulunur. Kilise temsilcileri synod [note 21]adı verilen toplantıların yapılacağı odaya gitmek üzere bu kapıdan geçerlerdi.
Deisis
Buradan geçildikten sonra sağ tarafta yer alan duvarda, 12. yüzyıldan kalma (1261′de yapıldığı sanılan), “deisis” (’Δέησις’)olarak adlandırılan, İsa’nın Kıyamet Günü insanlık için Tanrı’dan niyaz dilemesini simgeleyen bir mozayik bulunur. Alt kısmı yok olmuş bu büyük mozayikte ortada İsa, sağda Vaftizci Yahya, solda ise Meryem Ana görülür. İsa’nın sağ eli, alt kattaki iç nartekste yer alan mozayikte de görüldüğü gibi, “vaftiz işareti” denilen bir halde tasvir edilmiştir (baş parmağın ucu “kalbe giden yol”la ilişkilendirilen yüzük parmağına temas eder haldedir). Bu mozayiğin muhtemelen diğer çeşitli Ortodoks kiliselerinde taklit edilmeye çalışılan bir özelliği, İsa’nın yüzünün sağ ve sol yarılarının birbirlerinden farklı olarak tasvir edilmiş olmasıdır. Bu fark, sağ ve sol gözlerde de görülür. Bir yapım hatası olmayan bu özellik, Leonardo da Vinci’nin ünlü eserinde de görülmekle birlikte, Ayasofya’daki bu mozayik 12. yüzyılda yapılmış olduğundan Vinci’nin eserinden daha eskidir. Mozayiği yapan sanatçı İsa’nın yüz kısmına öyle bir özellik kazandırmıştır ki, mozayikten Kudüs yönüne doğru 10-15 metre kadar yürünerek geri dönüp bakıldığında hem İsa’nın yüzünün iki yarısı simetrik hale gelir, hem de İsa’nın gözleri o konumdaki kişiye bakar bir vaziyet alır. Bu mozayik Bizans resim sanatında rönesansın başlangıcı olarak ele alınır. Üst katın bu kısmında sağda, zeminde Venedik Cumhuriyeti’nin kör hükümdarı Dandolos’un mezarı yer alır.
Güney üst nefinin doğu ucunda, sağda binanın eğrilmeye maruz kalışının açık bir göstergesi olan, Piza kulesi gibi eğrilmiş bir sütun bulunur. Solda ise yine alt kısımları tahrip edilmiş iki mozayik yer alır. 1122′de yapılmış olan ilk mozayikte ortada çocuğuyla Meryam Ana, solda, elinde bir para kesesi tutan Bizans imparatoru II. Ioannes (Johannes) Komnenos, sağda eşi İren görülür. Mozayiğin 90 derece açı yaparak yan duvarda (payede) devam eden kısmında imparatorun veremden ölen oğlu Aleksios tasvir edilmektedir. İmparator ve eşi oğulllarının genç yaşta ölmesinden sonra çocuklar için ücretsiz bir hastanenin açılmasını finanse etmişlerdir.
11. yüzyıldan kalma diğer mozayikte ortada İsa yer alır. Bizans mozayik sanatında genellikle, İsa baştaki haleye bir haç iliştirilerek tasvir edilir ve ayrıca mozayiklere kimlikleri açıklayıcı yazılar eklenir. Bu bakımdan Bizans mozayiklerinde kimliklerin teşhis edilmesinde zorluk çekilmez. Mozayikte sağda imparatoriçe Zoe yer alır. Zoe, kocalarının ölümünden dolayı üç kez evlenmiş ve üç imparatora eşlik etmiştir. Her evlenişinde mozayikteki imparatoru ve adını değiştirmek gerektiğinden, sanatçı mozayikteki imparatorun vücudunu tümüyle değiştirmek yerine yerine yalnızca kafayı ve kim olduğunu açıklayan yazıyı değiştirmek yoluna gitmiştir. Bu yüzden mozayikte imparatorun kafasının ve adının çevresinde kazınma izleri görülmektedir. Mozayikteki son kocası imparator IX. Konstantinos Monomakhos’tur. O da elinde bir para kesesi tutar halde tasvir edilmiştir.
Bu mozayiğin solundaki girintide yer alan, süslemeli tarzda boşluklar açılarak oyulmuş mermer blokun üzerinden bakıldığında, tam karşıda, absidin üst kısmı ile yarım kubbe arasındaki kemerde görülen, bir kanadın alt ucunu ve ayak kısmını gösteren mozayik parçaları vaktiyle burada bir melek[note 22] mozayiğinin bulunduğu izlenimini vermektedir. Muhtemelen bir deprem sırasında düşmüş olmalıdır. Mermer bloktan hafifçe sağa doğru bakıldığında ise absidin üst kısmında yer alan, kucağında çocuğunu taşıyan Meryem Ana mozayiği alt kattan görülme derecesine kıyasla daha iyi ve daha yakından görülebilmektedir. 9. yüzyıla tarihlenen, Meryem Ana’yı taht üzerinde tasvir eden bu mozayikte, tahtın üzerindeki minderlerde pik (maça) sembolleri bulunur. İsa’nın giysisinin sarı renkte parlayan mozayik taşlarının yapımında altın, beyaz renkte parlayan kısımlarının yapımında gümüş kullanılmıştır.
Kuzey üst nefi [değiştir]
Cebrail mozayiği
Kuzey üst nefinde günümüzde Ayasofya’nın mozayiklerinin ve çeşitli kısımlarının büyük boy fotoğrafları sergilenmektedir. Bu nefin sağ tarafında kuytuda kalan bir duvarda imparator Aleksandros’un (912-913) mozayiği bulunur. Mozayik Ernest J. W. Underwood gözetiminde Bizans Enstitüsü tarafından temizlenmiştir. [37] İmparator Aleksandros’un eşcinsel olduğu ve özel yaşamına önem verebilmesi için imparatorluğun yönetimini kardeşi VI. Leon’a bıraktığı belirtilir.
Nefin doğu ucundaki bitiminde, solda aşağı kata iniş rampası bulunur, sağda ise, güney nefinin ucundaki girintinin simetriği tarzında bir girinti yer alır. Buradan bakıldığında tam karşıda, absidin üst kısmı ile yarım kubbe arasındaki kemerde Cebrail’i tasvir eden mozaik görülür. Mozayik buradan, alt kattan görülme derecesine kıyasla daha iyi ve daha yakından görülebilmektedir. 9. yüzyıla tarihlenen bu mozaikte kanatlarıyla tasvir edilmiş başmeleklerden Cebrail, sol elinde bir küre tutar halde tasvir edilmiştir. Bu kürenin dünyayı temsil ettiği sanılmaktadır. Fakat mozaiğin dünyanın yuvarlak olduğunun bilinmediği 9. yüzyılda yapılmış olduğu gözönüne alınırsa, sanatçının hangi bilgiye dayanarak dünyayı yuvarlak temsil etmiş olması düşündürücü, ilginç bir konu oluşturmaktadır.
Absiddeki Meryem Ana mozaiği buradan da görülmektedir. Bu mozaiğin öteki nefin bitimindeki girintiden görülmesine kıyasla buradan görülmesinin tek farkı, buradan Meryem Ana ve İsa’nın bakışlarının düşmüş olduğu sanılan melek mozaiğine yönelmiş olduklarının farkedilebilmesidir.
Avlu [değiştir]
Şadırvan
Alt kattaki çıkış kapısından avluya çıkıldığında görünen, erkeklerin abdest gereksinimini karşılamak üzere inşa edilmiş şadırvan, I. Mahmut döneminde eklenmiştir. Sol taraftaki kapı türbelere açılır. Ayasofya Müzesi’ne ait türbeler, II. Selim’in, III. Murat’ın , III. Mehmed’in, sultan Mustafa’nın, sultan İbrahim’in ve şehzadelerin türbeleridir. Fakat türbeler genellikle ziyarete kapalı tutulmaktadır. Ayrıca, genellikle konserlerde açılan Aya İrini Müzesi de Ayasofya Müdürlüğü’ne bağlıdır. Avlu’daki hem taş hem tuğla kullanılarak inşa edilmiş yapı ise Osmanlı döneminde eklenmiş, çocukların Kuran eğitimi için kullanılmış Sıbyan Mektebi’dir. Avluyu çevreleyen diğer binalar müze müdürlüğünün personelince çalışma amaçlı kullanılmaktadır.
Fotoğraf galerisi [değiştir]
|
Bergama’dan getirilen küplerden büyük olanı |
Üst kattaki eğik sütun |
Kubbe ve iskele |
Mihrap ve iki kandil |
|
Güney nefi (alt kat) duvar kaplamaları ve mozayikleri |
Güney nefi (üst kat) mozayikleri |
Tarsus kökenli bronz kapı |
Henricus Dandolo’nun mezarı |
|
Sultan Mahfili |
İmparator Kapısı |
Kabeyi temsil eden kırık fayanslar |
İznik fayansları |
|
Vikinglerden kaldığı sanılan runik yazılar |
Patrik mozayiklerinden biri |
1865-1870 erken stereo kartta Ayasofya Camii ve ahşap evler |
|
Kanuni Sultan Süleyman
Ara 31st
| I. Süleyman | |
| Saltanatı | 1 Ekim 1520- 6 Eylül 1566 |
|---|---|
| Padişah Sırası | 10 |
| Doğum Tarihi | Trabzon, 6 Kasım 1494 |
| Ölüm Tarihi | Zigetvar, Macaristan, 6 Eylül 1566 |
| Önce | I. Selim |
| Sonra | II. Selim |
| Soyu | Osmanlı Hanedanı |
| Babası | I. Selim |
| Annesi | Ayşe Hafsa Sultan |
| Dini | İslam |
I. Süleyman Lakabı: Kanuni, birçok batı ülkesinde daha çok Muhteşem Süleyman. 10. Osmanlı padişahı ve İslam halifesidir. Babası I. Selim, annesi ise Ayşe Hafsa Sultandır.
Sultan Birinci Selim Han’dan 7.000.000 km 2‘ye yakın devraldığı Osmanlı Devleti‘ni, 46 yılda 15.000.000 km2, bağlaşık devletlerle, 17.000.000 km2 ulaştırmıştır. Kanuni Sultan Süleyman ve Muhteşem Süleyman olarak da anılır. Birçok tarihçi tarafından onun saltanatında Osmanlı Devleti‘nin en parlak dönemini yaşadığı kabul edilmektedir.
Çocuk yaşta İstanbul‘da bilim, tarih, edebiyat, din ve askerlik eğitimi aldı. 1509 yılında annesinin doğum yeri olan Kırım‘da Kefe sancakbeyliğine atandı. Daha sonra Saruhan sancakbeyliği göreviyle Manisa‘ya gönderildi. Padişahın sefere çıktığı vakitlerde Batı sınırını korumak için Edirne’de bulundu. Babasının ölümü sırasında yine Manisa’da bulunan şehzade Süleyman, sadrazam Piri Paşa‘nın çağrısı üzerine İstanbul’a gelerek 1 Ekim 1520 tarihinde tahta çıktı.
I. Süleyman padişah olunca içişlerinde belli bir düzene kavuşmuş devlet yönetimi babasının yaptığı ıslahatlarla sağlamlaşmış temeller üzerinde duran bir devletin başına geçti. İmparatorluğun iç bunalımlarıyla uğraşmadan kısa bir süre Batı dünyasının geçirdiği dönüşümleri izledi. Batı rönesansın yarattığı bir açılma ortamında teknik yönden belli aşamalara ulaşmış; Fransa ve Almanya‘da dinsel reformlar yapılarak birlik sağlanmıştı. I. Süleyman, bu ortamda, askerî alanda oldukça üstün duruma gelmiş olan Osmanlı İmparatorluğu‘nun gücünü Batı’ya yine askeri yönden kabul ettirme yolunu seçti.
Kanuni Sultan Süleyman'ın Tuğrası
İmparatorluk içinde Süleyman dürüst hükümdar ve çözülmeye, bozulmaya, rüşvete karşı olarak biliniyordu. Yetenekli bir kuyumcu ve seçkin bir şair olduğu kadar, Süleyman ayrıca sanatçıların ve filozofların büyük hamisiydi. Osmanlı İmparatorluğu‘nun kültürel gelişmesindeki Altın Çağı‘nın hükümdarıydı. Süleyman 16′ncı yüzyılın seçkin hükümdarları arasında kabul ediliyordu; başlıca rakipleri arasında V. Karl Kutsal Roma İmparatoru (1519-56) , I. François (Fransa,1515-47), VIII. Henry (İngiltere,1509-47), II. Zygmunt (Polonya,1548- 1572) ve IV. İvan’ın (Rusya, 1530-84) isimleri sayılabilir. Onun liderliğinde Osmanlı İmparatorluğu Altın Çağı’na ulaştı ve süper güç haline geldi. Süleyman, Osmanlı ordusunu Belgrad, Rodos, Macaristan‘ın çoğunun fethinde kendisi yönetti. Viyana kuşatması planını hazırladı. Ortadoğu’nun çoğu toprağını imparatorluğa kattı. Karasularını Kuzey Afrika‘ya Cezayir’e genişletti. Kısa dönemde Osmanlılar Akdeniz, Kızıl Deniz ve İran Körfezinde deniz hakimiyetini ele geçirmeyi başardılar. Osmanlı İmparatorluğu onun ölümünden sonra genişlemesine bir yüzyıl daha devam etti.
Çocukluğu ve Gençliği
Süleyman, şimdiki Türkiye‘nin Trabzon şehrinde olasılıkla 27 Nisan 1494 yılında doğdu. 7 yaşında bilim, tarih, edebiyat, din ve askeri taktikler için İstanbul Topkapı Sarayı‘ndaki okula gönderildi. Genç bir kişi iken İbrahim‘in arkadaşı oldu; bir köle daha sonra onun en çok güvendiği tavsiyecisi olacaktı Pargalı Damat İbrahim Paşa. 17 yaşından sonra genç Süleyman İstanbul’un ilk valisi olarak atandı. Edirne’deki kısa süren görevinden sonra Manisa‘ya atandı. 25 yaşında babasının Selim I (1512-1520) ölümü üzerine Süleyman İstanbul‘a geldi ve onuncu Osmanlı Sultanı olarak tahta çıktı.
Süleyman‘ın erken bir tanımlaması Venedik elçisi Bartelemeo Contari ‘nin gelişinden birkaç hafta sonra elde ediliyordu. Contari, ” O yirmi beş yaşında, uzun fakat sırım gibi ve kibar görünüşlü. Boynu ince çok uzun, yüzü ince, burnu kartal gagası gibi kıvrık. Gölge gibi bıyık ve küçük sakalı var. Bunlara rağmen hoş çehreli. Derisi solgunluğa meyilli. Çalışmaya düşkün, bilgili, mahir bir efendi olacağı söylenir. Bütün insanlar onun hükümdarlığında iyilik umut ediyor.” ifade etmektedir.
Süleyman, İskender‘in dünya imparatorluğu kurma vizyonundan etkilendi, bu düşünce onu Avrupa‘da olduğu kadar Asya, Afrika‘da da seferlerde bulunmaya zorladı.
Savaşları
Tahta çıktıktan bir yıl sonra Belgrad’ı fethetti (1521), ertesi yıl ise Rodos’u aldı (1522). Fransa’nın da teşvikiyle Mohaç seferini düzenleyen Süleyman 29 Ağustos 1526′da Macar ordusunu büyük bir yenilgiye uğratarak başkent Budin‘i kısa bir süre sonra da Viyana‘yı kuşattı (1529 I. Viyana Kuşatması). Bu savaşta çok dahice bir plan uygulamıştır. Önce Macarların üstüne saldırmasını beklemiş sonra bozguna uğradığı görüntüsü vererek Macarları ormana doğru çektiler çalıların arasına yerleştirilen 300 top birden Macar piyadelerinin üstüne ateş edildi. Bu savaşlar sonucunda Macaristan egemenlik altına alındı.
Sonraki yirmi yıl içinde Kuzey Afrika, Orta Doğu ve İran‘dan geniş bölgeler Osmanlı egemenliğine alındı. Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa Cezayir ve Kuzey Afrika‘yı alarak Akdeniz’i bir Türk gölü haline getirdi. Doğuda ise İran’la yapılan savaşlar sonunda Tebriz alındı. 1562′da Transilvanya bölgesi alındı. Son savaşı olan Zigetvar seferinde Zigetvar kalesini kuşatılması sırasında ölen I. Süleyman’ın cenazesi Mimar Sinan’a yaptırtmış olduğu Süleymaniye Camii‘nin avlusundaki türbeye gömüldü.
Kişiliği
Frenk diyarına yaptığı savaşlarda büyük başarılar kazanan I. Süleyman, bu sayede Batı devletleriyle özellikle de Fransa‘yla yakın siyasi ilişkiler kurmasına yol açmıştır. Fransa‘ya verilen ve ileriki yıllarda Osmanlı‘nın ekonomik yönden çökmesine yol açan kapitülasyonlar da I. Süleyman zamanında tanınmıştır. 46 yıllık saltanat hayatı boyunca Osmanlı uygarlığı büyük gelişme göstermiş hukuk, matematik, mimarlık ve nakkaşlık alanlarında yetişen bilim ve sanat adamlarının yarattığı eserler kültür tarihimizin başyapıtları olarak yerlerini almışlardır. I. Süleyman padişahlığı döneminde devleti yetenekli devlet adamlarıyla birlikte yönetmiş ve dünyanın en büyük imparatorluğu haline getirmiştir.
Büyük padişah Kanuni Sultan Süleyman‘ın bir rivayete göre insanlığa şöyle bir vasiyeti olmuştur; “Öldüğümde bir elimi tabutumdan dışarı sarkıtın; sarkıtın ki herkes görsün, bu dünyadan Kanuni bile eli boş gitmiştir.”
Kanuni’nin en ünlü şiiri:
| « Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi Saltanat didükleri ancak cihan gavgasıdır Ko bu ıyş u işreti çün kim fenadur akıbet Olsa kumlar sagışmca ömrüne hadd ü aded Ger huzur itmek dilersen ey Muhibbî fârig ol Olmaya vahdet cihanda kûşe-i uzlet gibi » |
|
Muhibbî (Kanunî Sultan Süleyman)
2. Murat
Ara 17th
![]() |
|
| II. Murat | |
| Saltanatı | 1421- 1444 |
|---|---|
| 2. Saltanatı | 1446- 3 Şubat 1451 |
| Padişah Sırası | 6 |
| Doğum Tarihi | Haziran 1404, Amasya |
| Ölüm Tarihi | 3 Şubat 1451, Edirne |
| Önce | I. Mehmet |
| Sonra | Fatih Sultan Mehmet |
| Soyu | Osmanlı Hanedanı |
| Babası | I. Mehmet |
| Annesi | Emine Hatun |
| Dini | İslam |
II. Murat (Osmanlı Türkçesi: مراد ثانى Murād-ı sānī) Koca Murad olarak da anılır; (d. Haziran 1404, Amasya – ö. 3 Şubat 1451, Edirne), 6. Osmanlı padişahı.
Babası Çelebi Mehmed, annesi Dulkadiroğulları Beyliği’nden Emine Hatun’dur. Fatih Sultan Mehmed’in babasıdır. Amasya’da doğan Sultan Murad; babasının Edirne’de 1421 yılında ölümüne kadar Amasya’da Sancakbeyliği yapmıştır. Babasının ölüm haberi üzerine henüz 19 yaşındayken tahta çıkmıştır.
Sultan İkinci Murad, soyunun Kayı boyuna mensubiyetini göstermek için, sikkelerine, Kayı boyuna ait iki ok ve bir yaydan müteşekkil damgayı koydurmuştur. Sonraki padişahların bastırdıkları sikkelerde görülmeyen Kayı damgası, Kanunî’ye kadar çeşitli eşya ve silâhlar üzerine konulmasına devam edilmiştir.
İlk Yılları
Murat’ın babası Mehmet’in ölümünü üç yıl süren bir bunalım izledi. Doğu Roma İmparatoru Manuel Limni’de gözaltında tutulan Murat’ın amcası Mustafa Çelebi’yi Gelibolu’yu Bizans’a bırakması karşılığında serbest bıraktı; onu meşru padişah kabul edip bir Bizans donanma filosu ile Limni’den Rumeli’ye geçmesini sağladı. Mustafa Çelebi, özellikle İzmiroğlu Cüneyd Bey’in yardımcılığı ile Rumeli beylerinin de desteğini aldı. II. Murat’ın veziriazamı olan Amasyalı Beyazıt Paşa Edirne’deki ordu ile Mustafa Çelebi’nin yeni topladıği orduya karşı gitti. Yapılan Sazlıdere Muharebesi sonucunda veziriazamn ordusunun büyük bir kısmı taraf değiştirdi ve II. Murad’ın veziriazamı teslim oldu. İzmiroğlu Cüneyd Bey’in israrı üzerine Beyazıt Paşa idam edildi. Mustafa Çelebi’yi ikinci başkent halkı tezahüratla karşıladı. Mustafa Çelebi Edirne’de hükümdarlığını ilan edip kendi adına hutbe okutup sikke bastırdı. Mustafa Çelebi siyasetinde bazı büyük hatalar yaptı. Bizans’a vaad ettiği Gelibolu’yu vermeyerek ilk destekcisini kaybetti. Sonra 12 bin sipahi ve 5 bin yaya ordusuyla Galata Cenevizlilerin gemileri ile Gelibolu’dan Anadolu’ya geçip Bursa’yi kuşattı. Fakat Anadolu’da savaşa girişmek istemeyen Rumeli asillı ordunun bu sefere pek gönüllü olmaması ve II. Murad’ın Mustafa Çelebi’nin Beyazit’in oğlu olmayip Düzmece olduğuna dair menfi propagandalarının inandırıcı olması Mustafa Çelebi’nin ordusunun dağılmasına neden oldu. Özellikle kendisine İzmir ve Aydın beyliği teklif edilen İzmirlioğlu Cüneyd Bey yandaşları ile Mustafa’nın ordusundan ayrıldı. Mustafa ordusunda kalanlarla geri çekilirken Ulubat civarında bir köprüde Hacı İvaz Paşa’nın birliği ile tutuştuğu çarpışmada büyük zararlar verdi. Mustafa Gelibolu’ya kaçmayı başardı ve oradan Boğaz trafiğini durdurmaya çalıştı. Fakat II. Murad Cenevizli Foca Podestası Adorno’dan kiraladığı gemi ve askerlerle birlikte Rumeli’ye geçmeyi başarıp Mustafa’yı Gelibolu’dan kaçırttı. II. Murat 2 bin zırhlı Foca Podestasi askeriyle takviyeli orduyla Edirne üzerine yürüdü. Edirne’liler onu şehir dışında karşılayıp ona sadık olduklarını bildirdiler. Mustafa Çelebi devlet hazinesinde alarak Edirne’den kaçti. Fakat Tunca Vadisindeki Kızılağaç Yenicesi’inde yakalanıp Edirne’ye gönderildi. Mustafa Çelebi hailesi Mustafa’nın Edirne kale burcundan asılması ile böylece 1422de son buldu. Fakat tarihciler hala Mustafa Çelebi’nin düzmece mi yoksa gerçekten padişah oğlu olup olmadığı sorusunu tartışmaktadırlar.
Bu olayın ardından Mustafa Çelebi’yi destekleyen Bizanslılar yeni bir oyun sergileyerek bu desteğin o zaman güç kazanan bir saray kliği tarafından uygulandığını ve gerçekten imparator II. Manuel’in II. Murat’a karşı dost olduğunu beyan ettiler. Fakat yeni veziriazam Çandarlı İbrahim Paşa, Vezir Hacı İvaz Paşa ve Lal Yörgüç Paşa’nın görüşlerini alan Murat Bizans’a sert tepki gösterdi ve 2 Haziran 1422′dan Eylul başına kadar Konstantinopolis’i karadan kuşatmaya aldı. Bu kuşatma Bizans için büyük asker ve bina hasarına yol açtı. Bu kuşatmadan kurtulmak için Bizans’lılara bu sefer kuşatma sürerken Ağustos ayında II. Murat’ın kardeşi Küçük Mustafa’yı ayaklandırmaya başardılar.
Karaman ve Germiyan beyleri ile birlikte Hamid-İli’nden hareket eden Küçük Mustafa Bursa’ya gelip bu şehri kuşattı. Bursa Ahileri Küçük Mustafa’nın lalası olan Şarapdar İlyas’a heyet göndererek şehrin kendini savunacak personel ve ikmal maddesi olduğunu ve Ahilerin bu savunmayı destekleyeceğini bildirdiler. Bunun üzerine Şehzade Mustafa İznik üzerine yönelip 40 günlük kuşatmadan sonra bu şehri eline geçirdi. Şehzade Küçük Mustafa burada İbrahim Paşa sarayına yerleşip padişahlığını ilan ettirdi. Bunun üzerine Murat 6 Eylül’de Konstantinopolis kuşatmasını kaldırıp Anadolu yakasına geçti. Mihaloğlu Mehmet Bey’i sipahilerle İznik üzerine gönderdi. Şehzadenin lalası Şarapdar İlyas ise beylerbeylik verme vaadleri ile elde edildi. Şubat 1423de Mihaloğlu İznik’i bastığı zaman Şehzade Mustafa hamamda idi; yandaşları onu savunup kaçırmaya çalışırken Mihaloğlu yaralandı. Fakat lala Şarapdar İlyas Şehzadeyi atına kendi bindirip götürüp II. Murat’a teslim etti. Şehzade Mustafa boğulup idam edildi; ceseti İznik dışında bir incir ağacına asıldı ve sonra Bursa’ya götürülüp Yeşil Türbe’ye gömüldü.
1423de II. Murat Şehzade Mustafa olayını gizliden destekleyen Candaroğulları beyi İsfendiyar Bey üzerine yürüyerek topraklarının büyük bölümünü ve özellikle Taraklıboru (Safranbolu) şehrini Osmanlı ülkesine kattı. Karamanoğlu Mehmet Bey Antakya’yi kuşatması sırasında ölmesi yerine geçebilecekler arasında bir çatışmaya neden oldu. II. Murat II. Mehmet Bey’in (1423-1426) hükümdar olmasına yardımcı oldu ve bunun sonucu bir anlaşma ile Karamanlıların ellerine geçirmiş oldukları Göller Bölgesi Osmanlılar tarafından geri alındı.
Eflak voyvodasının Osmanlı topraklarına yaptığı saldırılar püskürtüldü ve akıncıların yıldırıcı hücümlarını durdurmak için Eflak Voyvodası yine bağımlılığı kabul etti.
——————————————————————-
Osmanlı padişahları, Osmanlı hanedanınıdan 36 padişah toplam 623 sene hüküm sürmüştür. İlk önce Bey diye adlandırılan padişahlar, 1383′den itibaren Sultan, 1517 tarihinden sonra da Sultan unvanına ek olarak Halife unvanını da taşımaya başlamışlardır.
Osmanlı padişahları tahta çıktıklarında yayımladıkları bir tür genelge olan Adaletnâme; kanunlara uyulması ve herhangi bir haksızlığa hiç kimsenin uğratılmaması konuları hakkında kaleme alınırdı.
Osmanlı Devleti İslam ile birlikte Türk-Oğuz törelerinden de oldukça etkilenmiştir. İslam dünyasında Siyasetname, Nasihatü’l-Mulük gibi eserlerle devlet yönetimi prensipleri konuşulmuş, yeni öneri ve çözüm yolları dile getirilmiştir. Osmanlı yönetim esasları da temel itibarı ile bu eserlerdeki felsefelerle büyük derecede ölçüşmektedir.
Allah’a tamamen, hükümdara da şartlı itaat etmek, İslam anlayışında olduğu gibi Türk adet ve geleneklerinde de varolan bir husus idi. Hükümdarların Allah’ın verdiği güç ile iktidara geldiği, iktidarın Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğu ve halkın hukuğa uymaları ile biat etmeleri gerektiği anlayışı, alimler tarafından benimsenmiş bir görüştü.
Osmanlı padişahları, Oğuzların Kayı boyuna mensuplardı. İlk kullandıkları mühürlerde Kayı boyunun ibaresinin bulunması bunun en açık delilidir. Osmanlının Kayı boyundan geldiğini sürekli belirtmesi ve bu türden politikalar izlemesi, özellikle Timur mağlubiyeti ve Fetret döneminde büyük yararlar sağlamıştır.
| Padişahın resmi | Adı | Doğum tarihi | Ölüm tarihi | Babası | Annesi | Tahta geçişi | Tahttan inişi | Not |
|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
| Osman Gazi | 1258 | 1326 | Ertuğrul Gazi | Hayme Hatun | 1299 | 1326 | ||
| Orhan Gazi | 1281 | 1360 | Osman Gazi | Mal Hatun | 1326 | 1359 | ||
| I. Murat | 1319 ya da 1326 | 1389 | Orhan Gazi | Nilüfer Hatun | 1359 | 1389 | ||
| I. Bayezid | 1360 | 1403 | I. Murat | Gülçiçek Hatun | 1389 | 1402 | ||
| I. Mehmet | 1389 | 1421 | I. Beyazıt | Devlet Hatun | 1413 | 1421 | ||
| II. Murat | 1404 | 1451 | I. Mehmed | Emine Hatun | 1421 1446 |
1444 1451 |
||
| II. Mehmed | 1432 | 1481 | II. Murad | Hüma Hatun | 1444 1451 |
1445 1481 |
||
| II. Beyazıt | 1447/48 | 1512 | II. Mehmed | Gülbahar Hatun | 1481 | 1512 | ||
| I. Selim | 1470 | 1520 | II. Beyazıt | Gülbahar Hatun | 1512 | 1520 | ||
| I. Süleyman | 1490 | 1566 | I. Selim | Ayşe Hafsa Sultan | 1520 | 1566 | ||
| II. Selim | 1524 | 1574 | I. Süleyman | Hürrem Sultan | 1566 | 1574 | ||
| III. Murat | 1546 | 1595 | II. Selim | Nurbanu Sultan | 1574 | 1595 | ||
| III. Mehmed | 1566 | 1603 | III. Murat | Safiye Sultan | 1595 | 1603 | ||
| I. Ahmet | 1590 | 1617 | III. Mehmed | Handan Sultan | 1603 | 1617 | ||
| I. Mustafa | 1592 | 1639 | III. Mehmed | Belirsiz | 1617 1622 |
1618 1623 |
||
| II. Osman | 1604 | 1622 | I. Ahmet | Haseki Sultan | 1618 | 1622 | ||
| IV. Murat | 1612 | 1640 | I. Ahmet | Kösem Sultan | 1623 | 1640 | ||
| I. İbrahim | 1616 | 1648 | I. Ahmet | Kösem Sultan | 1640 | 1648 | ||
| IV. Mehmet | 1642 | 1693 | I. İbrahim | Turhan Hatice Sultan | 1648 | 1687 | ||
| II. Süleyman | 1642 | 1691 | I. İbrahim | Saliha Dilaşub Sultan | 1687 | 1691 | ||
| II. Ahmet | 1643 | 1695 | I. İbrahim | Hatice Muazzez Sultan | 1691 | 1695 | ||
| II. Mustafa | 1664 | 1703 | IV. Mehmet | Emetullah Rabia Gülnuş Sultan | 1695 | 1703 | ||
| III. Ahmet | 1673 | 1736 | IV. Mehmet | Emetullah Rabia Gülnuş Sultan | 1703 | 1730 | ||
| I. Mahmut | 1696 | 1754 | II. Mustafa | Saliha Sultan | 1730 | 1754 | ||
| III. Osman | 1699 | 1757 | II. Mustafa | Şehsuvar Sultan | 1754 | 1757 | ||
| III. Mustafa | 1717 | 1774 | III. Ahmet | Mihrişah Sultan | 1757 | 1774 | ||
| I. Abdülhamit | 1725 | 1789 | III. Ahmet | Rabia Sermi Sultan | 1774 | 1789 | ||
| III. Selim | 1761 | 1808 | III. Mustafa | Mihrişah Sultan | 1789 | 1807 | ||
| IV. Mustafa | 1779 | 1808 | I. Abdülhamit | Ayşe Seniyeperver Sultan | 1807 | 1808 | ||
| II. Mahmut | 1785 | 1839 | I. Abdülhamit | Nakşidil Sultan | 1808 | 1839 | ||
| Abdülmecit | 1823 | 1861 | II. Mahmut | Bezmialem Sultan | 1839 | 1861 | ||
| Abdülaziz | 1830 | 1876 | II. Mahmut | Pertevniyal Sultan | 1861 | 1876 | ||
| V. Murat | 1840 | 1904 | Abdülmecit | Şevkefza Sultan | 1876 | 1876 | ||
| II. Abdülhamit | 1842 | 1918 | Abdülmecit | Tirimüjgan Sultan | 1876 | 1909 | ||
| V. Mehmet | 1844 | 1918 | Abdülmecit | Gülcemal Kadın Efendi | 1909 | 1918 | ||
| VI. Mehmet | 1861 | 1926 | Abdülmecit | Gulüstü Kadın Efendi | 1918 | 1922 |
1. Mehmet
Ara 17th
| I. Mehmet | |
| Saltanatı | 1413- 1421 |
|---|---|
| Padişah Sırası | 5 |
| Doğum Tarihi | 1382, Bursa |
| Ölüm Tarihi | 26 Mayıs 1421, Edirne |
| Önce | Yıldırım Bayezid ve Fetret Devri |
| Sonra | II. Murat |
| Soyu | Osmanlı Hanedanı |
| Babası | Yıldırım Bayezid |
| Annesi | Devlet Hatun |
| Dini | İslam |
I. Mehmet Çelebi veya I. Mehmed (Osmanlı Türkçesi: چلبی محمد, Çelebi Mehmet) (d. 1382, Bursa – ö. 26 Mayıs 1421, Edirne). 5. Osmanlı Sultanıdır. Babası Yıldırım Bayezid, annesi de Germiyanoğullarından Devlet Hatun’dur.
Doğum tarihini 1375, 1379, 1382, 1386, 1390, 1391 gösteren kaynaklar da bulunmaktadır; ama tarihçiler doğumu için kesin kaynakla tarih bulunmadığını kabul ederler. [1]Arap ve Bizans tarihlerinde “Kirişci” veya “Kirî” olarak lakap verilmiştir. Bunların çeşitli kaynaklarda değişik açıklamaları bulunur. Yay yapma özellikle yayın tutturulduğu ve çekildiği sert ipten kiriş yapma sanatini öğrenmiş olması, gençliğinde güreşcilik yapması, gençliğinde kendinin öldürülmesinden korkup bir kirisçinin yanında çıraklık yapması, gençliğinde yay kirişi ile boğulmak istenmesi şeklinde açıklamalar yapılmıştır.
Fetret Devri
1403′de Ankara Savaşı sonucu babası Yıldırım Bayezid, Timur’a yenik ve esir düştükten sonra Osmanlı Devleti 11 yıl süren bir Fetret Dönemi geçirdi. Bu devirde Yıldırım Bayezid’in oğulları Emir Süleyman, İsa Çelebi, Musa Çelebi ve Çelebi Mehmet taht savaşlarına giriştiler. Çelebi Mehmet 1403 ile 1413 arasında Timur yüksek egemenliği altında Amasya da, Amasya-Tokat-Sivas bölgesi (Rumiye-i Suğra) emirliğini yaptı.
Kardeşler arasında çeşitli savaşlardan sonra en nihayet 1413 de Çelebi Mehmet kardeşi Musa Çelebi’yi Vize Savaşı ve Çamurlu Derbent Savaşı’nda yenerek tek başına Osmanlı Devleti idaresini alarak Fetret Devri’ni kapattı.
Kardeşi Musa Çelebi ile savaşırken Karamanoğlu Mehmet Bey Bursa’yı kuşatmış, Bursa şehri büyük bir yangın geçirmiş, fakat Bursa Subaşısı İvaz Paşa kazdırılan lağımları ateşe vererek kuşatmayı kırmıştı.
Tek padişah olarak saltanatı
1413′ten sonra tek padişah olarak hüküm sürdü. Sultan Mehmet Çelebi, Fetret Devrini bitiren ve Osmanlı devletini tekrar eski gücüne kavuşturan sultan olduğundan Osmanlı Devleti’nin 2.kurucusu diye de anılmaktadır.
Tek padişah olarak Sultan Mehmet Çelebi önce, Musa Çelebi tarafından etrafına büyük duvarlar inşa ettirilmiş olan, Edirne Sarayı’nda kaldı. Burada kendini kutlamaya gelen yabancı elçileri kabul etti ve devletin üst kademelerine kendi görüşüne uygun atamalarda bulundu. Şeyh Bedrettin şeyhülislamlıktan atılıp ailesiyle İznik’e sürüldü ve yerine Sunni ulemanın seçtigi bir kişi getirildi. Mihaloğlu Mehmet Bey de Anadolu’ya sürgüne gönderildi. Musa Çelebi tarafından Bizans’dan alınan Selanik ve Konstantinopolis yakınlarındaki bölgeler tekrar Bizans’a geri verildi.
Sonra Anadolu seferine çıktı. Önce yangın ve kuşatmadan kurtulmuş olan devletin birinci başkenti Bursa’ya uğradı. Sonra Ege sahillerine yürüdü.
1. Mehmet
Ayaklanan İzmiroğlu Cuneyd Bey’i sindirerek Ayasoluk (şimdi Selçuk) kalesini aldı. İzmir kalesini orada bulunan Senjan şövalyeleriyle yaptığı görüşmeler sonunda Osmanlı devletine kattı. Senjan Şövalyelerine Bodrum’da yeni bir kale yapmak için izin verdi. Menteşe Beyliği] arazilerinin çoğunu tekrar Osmanlı devletine kattı. 1414 ve 1415de Göller Bölgesi’ne yöneldi. Karamanoğuları eline geçmiş olan eski Hamitoğulları beyliği şehirlerini (Eğirdir, Aksehir, Beyşehir) ve arazilerini Osmanlı devletine kattı.
Sonra 1413de iki yıl önce Bursa’ya yürümüş olan kendi kuzeni olan Karamanoğlu Mehmed Bey üzerine giderek Karamanoğulları ordusuyla Konya Ovası’nda savaştı; onu yendi; Konya’yı kuşattı. Oğlu Mustafa Çelebi ile beraber esir aldı. Yine de onların canlarını bağışladı. Kuzeni olan Karamanoğlu Mehmed Bey’le bir barış imzaladı. Sonradan Karamanoğlu kurnazlığını göstermek için yapılan karşı propagandalara göre Mehmed Bey barış yemini verirken elini elbisesi içinde sakladığı bir canlı güvercin üzerine koymuş ve sonradan bu kuşu azat ederek yaptığı yemini geçersiz saymış olduğu hikayesi tarihlere geçmiştir.[1]Bu barışla birlikte Karamanoğlu’na Eskişehir, Kırşehir, Beyşehir, Sivrihisar’ı ve Niğde’yi verip, hilat giydirip, sancak verdi.
I. Mehmet
Karaman seferinden dönerken Sultan Mehmet Çelebi Ankara’da rahatsızlık geçirdi ve Germiyanoğlu Yakup Bey’in hekimi Mevlana Sinan (şair Şeyhi) tarafından tedavi edildi ve Şeyhi’yi ödüllendirdi. Şeyhi bu tedavinin ve ödüllendirmenin sonuçları olarak başından geçenleri Harname adındaki ünlü mesnevisinde değiştirerek hikaye ettiği bilinmektedir.
Sultan Mehmet Çelebi buradan Edirne’ye geri döndü. 1416da Rumeli seferine çıktı. Arnavutluk’taki soylular Fetret döneminde orada bulunan Osmanlı birliklerini bölgelerinden çıkartmışlardı. Mehmet oradaki Osmanlıların durumunu sahilde Avlonya (şimdi Vlorë) ve denizden içerilerde Akçahisar (şimdi Krujë) kalelerini eline geçirerek güçlendirdi. Mora’ya akıncılar gönderdi. Musa Çelebi’ye destek sağlamış olan Eflak Prensi Mirce (1386-1418) üzerine gitti. Tuna nehrini aşarak Orta Macaristan yollarını kontrol eden ve Osmanlılar tarafından Yergögü adıyla anılan Eflak şehrinde (şimdiki adi Giurgiu) çok korunaklı bir hisar yaptırdı. Bu sefer sonunda Eflak Prensi Mirce, yine Yıldırım Beyazid zamanında olduğu gibi, Eflak’ın Osmanlıların bağımlı bir devleti olmayı kabul etti. Dobruca’nın tamamen Osmanlı eline geçmesini sağladı. Buralara gözünü dikmiş olan Macar Kralına gözdağı vermek için Erdel (Transilvanya) ve Macaristan’a akıncılar gönderdi. Bosna’ya her yıl akıncılara gönderdi ve böylece oradaki toprak sahipleri soylular Osmanlı etkisine girdi ve sonunda Bosna kralı II. Tvrtko Osmanlılara bağımlı devlet olmayı resmen kabul etti.
Buradan tekrar Anadolu’ya geçip Candar Samsun üzerine yürüdü. İsfendiyaroğluları Timur’dan Kastamonu , Safranbolu ve etrafındaki bölgeleri almışlar ve Karamanoğulları ile Osmanlılar aleyhine müttefiklik kurmuşlardı. Mehemt bu bolgeleri ve Samsun’u tekrar Osmanlı yönetimi altına aldı. Bu havalide oturan, Timur’dan kalan Tatarlar’ı ve Türkmenleri Rumeli’de Filibe civarına Tatar Pazarı merkezli bir bölgeye sürdü.
Sultan Mehmet Çelebi’nin padişahlık döneminde Gelibolu’da birinci defa olarak Osmanlı donanması kuruldu. Bu ufak donama Çalı Bey komutasında 1416da ilkbaharında Ege Denizi’nde Osmanlı ticaret gemilerine devamlı hücum eden hıristiyan Naksos Dükü’ne karşı gönderildi. Fakat filo birden rota değiştirip Trabzon’dan emtia ile geri dönmekte olan Venedik ticaret gemilerini takibe girişti. Ticaret gemileri Venedik’in Ege’de üssü olan Negroponte (Eğriboz)’a kaçmayı başardılar. Osmanlı donaması bu limana hücum ettiyse de sonuç alamadı. Bu sırada Petro Loredan komutasındaki Venedik donanması yakınlarda bulunmaktaydı ve bu filo Çalı Bey’in filosunu Gelibolu’ya kadar takibe geçti. 29 Mayis sabahı Osmanlı donanması ile Venedik donanması Çanekkale önünde iki devlet arasındaki ilk deniz savaşını başlattılar. Bu savaş öğleden sonra 2′ye kadar sürdü ve Venediklilerin galibiyetei ile sona erdi. Venedik donanması yeni Osmanli donamasının bütün gemilerini tahrip etti; yalnız altı kadırga ve dokuz kalyota Venediklilere teslim olmuştu. Venedikliler Çalı Bey ve tüm gemi reisleri dahil Osmanlı denizcilerinin tümünü (müslüman Hristiyan ayrımı yapmadan, esirler dahil) öldürmüşlerdir. Venediklilerin bu hiç kıyımsız, hunhar tutumlarına neden Osmanlı devletinin Ege Denizi üzerinde Venedik tekelini ortadan kaldırması korkuları ve bunu önleme çabaları olmuştur. Bunun sonucunda Osmanlı ve Venedik devleti arasında ilk barış antlaşması yapılmıstır. 1417de Sultan Sultan Mehmet Çelebi’nin bu anlaşmayı resmen imzalamak icin Venedik’e gönderdiği elçisi ve maiyetinin Venedik’te masrafını devletin çektiği çok şasaalı ve büyük bir törenle karşılanıp ağırlandıkları Venedik tarihlerine geçmiştir.
1418-1419da Sultan Mehmet Çelebi’yi uğraştıran sorun eski Simavna kadısı ve Musa Çelebinin Edirne’de hükümdarlığı sırasında Şeyhülislamlık yapmış olan Şeyh Bedrettin’in ve yardımcılarının isyanı olmustur. Şeyh Bedrettin ailesiyle İznik’e sürülmüştü. 1418de buradan kaçıp önce Candar’a gitti; ama burada fikirleri tutunmamıştı. Sinop-Kırım-Eflak üzerinden Dobruca’da Deliorman’a gitti. Eflak Prensi Mircea’nin yerine geçen oğlu Mihail’in para ve asker desteğini sağladı. Burada yerleştirilmiş olan çoğu alevî olan ve kendi radikal doktrinlerine fikirleri uyan yörüklerden bir ordu toplamaya başladı ve isyan bayrağını açtı.
Bu sırada Şeyh Bedrettin’in Anadolu’da halife olarak geride bıraktığı Börklüce Mustafa İzmir yakınlarında Karaburun Yarımadası’nda; Torlak Kemal ise Manisa’da asker toplayıp isyana başlamışlardı. Vezirazam Amasyalı Bayazid Paşa ve Manisa’da Sancak Bey olan Şehzade Murat bunlar üzerine gönderildi. Amasyalı Beyazid Paşa Karaburun’da gayet güçlü direniş gösteren Börklüce’yi mağlup etti ve Şehzade Murat ise Torlak Kemal’in hakından geldi. Bu iki isyancı da asılarak idam edildiler. Fakat bu yörelerde Şeyh Bedrettin’in fikir ve önerilerine devamlı inanan bulunmaya devam etti.
Oradan Rumeli’ye geçen veziriazam Amasyalı Bayezid Pasa Şeyh Bedrettin üzerine gitti ve isyancılar çok direniş gösteremeden Şeyh Bedrettin’i ele geçirdi. Serez’de yapılan bir yargılama sonucunda Şeyh Bedrettin orada idam edildi.
Sultan Mehmet Anadolu’ya yine dikkatini çekti. Saruhan (1415) ve Menteşe (1416) beylikleri daha önceden ortadan kaldırılmıştı. Sıra güneyde Antalya yörelerine Tekeoğullarına gelmişti ve buradaki beyliği de ortadan kaldırdı. Batı Anadolu’da sadece Osmanlılara her zaman yardım etmiş Germiyanoğulları beylik olarak kaldı ama bu Beyliğe ait Afyon Karahisar ve Kütahya şehirleri Osmanlı idaresine verildi.
Sultan Mehmet Çelebi’yi son ilgilendiren sorun ise Ankara Savaşı sonunda kaybolmuş olan kardeşi Mustafa Çelebi olduğunu iddia eden bir kişinin bu savaştan 18 yıl sonra ortaya çıkmasıydı. Birçok tarihçinin gerçek Mustafa Çelebi olduğunu kabul ettiği; ama sonradan Osmanlı propagandası ile Düzmece Mustafa adı verilen bu kişi Venedikliler yardımı Teselya ile Selanik’te kendini 1418de Osmanlı Sultanı olarak ilan etti. Sultan Mehmet Çelebi Anadolu’da bulunduğu için ve Sadrazam ise Şeyh Bedrettin ile uğraşmakta iken Edirne’ye doğru yürüme imkanı buldu. Fakat Sultan Mehmet Çelebi hemen Trakya’ya geçip Mustafa üzerine yürümeye başladı ve Mustafa’nın ordusu bozulup eridi. Mustafa ise Bizanslılara sığınmak zorunda kaldı.
Sultan Mehmed Çelebi 26 Mayıs 1421 de Edirne’de bir sürek avı sırasında at sırtında felç oldu, düştü ve yaralandı. Ölüm döşeğinde Veziriazam Amasyalı Beyazıd Paşa ve vezirleri İvaz Paşa ve Çandarlı İbrahim Paşa’yi çağırıp
“Tez oğlum Murat’i getirin. Ben bu döşekten kalkamam. Murat gelmeden ölürsem fitne çıkar. Tedarik görün, ölümümü gizleyin.”
vasiyetinde bulundu. En çok Selanik’te bulunan Düzmece Mustafa’dan çekinilerek, Amasya’da vali olan Murat’in Bursa’ya ulaşmasına kadar 42 gün ölüm haberi gizlendi. Osmanlı Padişahları arasında ölümü gizlenen ilk padişah o oldu. Durumundan kuşkuya düşen ve ayaklanmaları güçlükle önlenen askerleri yatıştırmak için askere geçit yaptırılıp, bu sırada mumyalanmış cesedine kaftan giydirilip, başına sarık konulup pencere önüne oturtulduğu kollarının oynatıldığı rivayet edilir. II. Murat Bursa’ya gelip tahta çıkmasından sonra cenazesi Edirne’den Bursa’ya götürülerek Yeşil Türbe’ye defnedildi.
——————————————————————-
Osmanlı padişahları, Osmanlı hanedanınıdan 36 padişah toplam 623 sene hüküm sürmüştür. İlk önce Bey diye adlandırılan padişahlar, 1383′den itibaren Sultan, 1517 tarihinden sonra da Sultan unvanına ek olarak Halife unvanını da taşımaya başlamışlardır.
Osmanlı padişahları tahta çıktıklarında yayımladıkları bir tür genelge olan Adaletnâme; kanunlara uyulması ve herhangi bir haksızlığa hiç kimsenin uğratılmaması konuları hakkında kaleme alınırdı.
Osmanlı Devleti İslam ile birlikte Türk-Oğuz törelerinden de oldukça etkilenmiştir. İslam dünyasında Siyasetname, Nasihatü’l-Mulük gibi eserlerle devlet yönetimi prensipleri konuşulmuş, yeni öneri ve çözüm yolları dile getirilmiştir. Osmanlı yönetim esasları da temel itibarı ile bu eserlerdeki felsefelerle büyük derecede ölçüşmektedir.
Allah’a tamamen, hükümdara da şartlı itaat etmek, İslam anlayışında olduğu gibi Türk adet ve geleneklerinde de varolan bir husus idi. Hükümdarların Allah’ın verdiği güç ile iktidara geldiği, iktidarın Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğu ve halkın hukuğa uymaları ile biat etmeleri gerektiği anlayışı, alimler tarafından benimsenmiş bir görüştü.
Osmanlı padişahları, Oğuzların Kayı boyuna mensuplardı. İlk kullandıkları mühürlerde Kayı boyunun ibaresinin bulunması bunun en açık delilidir. Osmanlının Kayı boyundan geldiğini sürekli belirtmesi ve bu türden politikalar izlemesi, özellikle Timur mağlubiyeti ve Fetret döneminde büyük yararlar sağlamıştır.
| Padişahın resmi | Adı | Doğum tarihi | Ölüm tarihi | Babası | Annesi | Tahta geçişi | Tahttan inişi | Not |
|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
| Osman Gazi | 1258 | 1326 | Ertuğrul Gazi | Hayme Hatun | 1299 | 1326 | ||
| Orhan Gazi | 1281 | 1360 | Osman Gazi | Mal Hatun | 1326 | 1359 | ||
| I. Murat | 1319 ya da 1326 | 1389 | Orhan Gazi | Nilüfer Hatun | 1359 | 1389 | ||
| I. Bayezid | 1360 | 1403 | I. Murat | Gülçiçek Hatun | 1389 | 1402 | ||
| I. Mehmet | 1389 | 1421 | I. Beyazıt | Devlet Hatun | 1413 | 1421 | ||
| II. Murat | 1404 | 1451 | I. Mehmed | Emine Hatun | 1421 1446 |
1444 1451 |
||
| II. Mehmed | 1432 | 1481 | II. Murad | Hüma Hatun | 1444 1451 |
1445 1481 |
||
| II. Beyazıt | 1447/48 | 1512 | II. Mehmed | Gülbahar Hatun | 1481 | 1512 | ||
| I. Selim | 1470 | 1520 | II. Beyazıt | Gülbahar Hatun | 1512 | 1520 | ||
| I. Süleyman | 1490 | 1566 | I. Selim | Ayşe Hafsa Sultan | 1520 | 1566 | ||
| II. Selim | 1524 | 1574 | I. Süleyman | Hürrem Sultan | 1566 | 1574 | ||
| III. Murat | 1546 | 1595 | II. Selim | Nurbanu Sultan | 1574 | 1595 | ||
| III. Mehmed | 1566 | 1603 | III. Murat | Safiye Sultan | 1595 | 1603 | ||
| I. Ahmet | 1590 | 1617 | III. Mehmed | Handan Sultan | 1603 | 1617 | ||
| I. Mustafa | 1592 | 1639 | III. Mehmed | Belirsiz | 1617 1622 |
1618 1623 |
||
| II. Osman | 1604 | 1622 | I. Ahmet | Haseki Sultan | 1618 | 1622 | ||
| IV. Murat | 1612 | 1640 | I. Ahmet | Kösem Sultan | 1623 | 1640 | ||
| I. İbrahim | 1616 | 1648 | I. Ahmet | Kösem Sultan | 1640 | 1648 | ||
| IV. Mehmet | 1642 | 1693 | I. İbrahim | Turhan Hatice Sultan | 1648 | 1687 | ||
| II. Süleyman | 1642 | 1691 | I. İbrahim | Saliha Dilaşub Sultan | 1687 | 1691 | ||
| II. Ahmet | 1643 | 1695 | I. İbrahim | Hatice Muazzez Sultan | 1691 | 1695 | ||
| II. Mustafa | 1664 | 1703 | IV. Mehmet | Emetullah Rabia Gülnuş Sultan | 1695 | 1703 | ||
| III. Ahmet | 1673 | 1736 | IV. Mehmet | Emetullah Rabia Gülnuş Sultan | 1703 | 1730 | ||
| I. Mahmut | 1696 | 1754 | II. Mustafa | Saliha Sultan | 1730 | 1754 | ||
| III. Osman | 1699 | 1757 | II. Mustafa | Şehsuvar Sultan | 1754 | 1757 | ||
| III. Mustafa | 1717 | 1774 | III. Ahmet | Mihrişah Sultan | 1757 | 1774 | ||
| I. Abdülhamit | 1725 | 1789 | III. Ahmet | Rabia Sermi Sultan | 1774 | 1789 | ||
| III. Selim | 1761 | 1808 | III. Mustafa | Mihrişah Sultan | 1789 | 1807 | ||
| IV. Mustafa | 1779 | 1808 | I. Abdülhamit | Ayşe Seniyeperver Sultan | 1807 | 1808 | ||
| II. Mahmut | 1785 | 1839 | I. Abdülhamit | Nakşidil Sultan | 1808 | 1839 | ||
| Abdülmecit | 1823 | 1861 | II. Mahmut | Bezmialem Sultan | 1839 | 1861 | ||
| Abdülaziz | 1830 | 1876 | II. Mahmut | Pertevniyal Sultan | 1861 | 1876 | ||
| V. Murat | 1840 | 1904 | Abdülmecit | Şevkefza Sultan | 1876 | 1876 | ||
| II. Abdülhamit | 1842 | 1918 | Abdülmecit | Tirimüjgan Sultan | 1876 | 1909 | ||
| V. Mehmet | 1844 | 1918 | Abdülmecit | Gülcemal Kadın Efendi | 1909 | 1918 | ||
| VI. Mehmet | 1861 | 1926 | Abdülmecit | Gulüstü Kadın Efendi | 1918 | 1922 |
