Amasya ili
Oca 31st
Amasya ili, Türkiye Cumhuriyeti’nin Karadeniz Bölgesi’nde bulunan bir ildir. Merkezi Amasya’dır. Merkez ilçe ile birlikte 7 ilçe, bunlara bağlı 23 belde ve 348 köyü vardır.
Amasya’nın bilinen ilk adı “Amaseia“‘dır. Bu isim dünyanın ilk coğrafyacısı olarak bilenen Strabon tarafından verilmiştir. “Amaseia” amozonlardaki yaşayan halkın kraliçelerine verdikleri isimdir.
Coğrafya
Karadeniz Bölgesi’nin Orta Karadeniz Bölümü’n de bir ildir. İlin komşuları: Kuzeyde Samsun, batıda Çorum, doğuda ve güneydoğuda Tokat, güneyde Yozgat.
İlçeleri
- Merkez ilçesi: Yüzölçümü 1730 km², nüfusu 133.207 kişi olup, 85.851’ü il merkezinde, 58.814’ü ise belde ve köylerde yaşamaktadır. Aydınca, Doğantepe, Ezinepazar, Uygur, Yassıçal, Yeşil Yenice ve Ziyaret olmak üzere 7 beldesi ve 100 köyü bulunmaktadır.
- Göynücek İlçesi : Yüzölçümü 578 km², nüfusu 17.614 kişi olup, 2.776’sı ilçe merkezinde, 14.838’i ise belde ve köylerinde yaşamaktadır.
- Gümüşhacıköy İlçesi : Yüzölçümü 653 km², nüfusu 29.795 kişi olup, 14.057’si ilçe merkezinde, 15.738’ide belde ve köylerde yaşamaktadır.
- Hamamözü İlçesi : Yüzölçümü 202 km², nüfusu 6.161 kişi olup, 1.511’i ilçe merkezinde, 4.650’si köylerde yaşamaktadır.
- Merzifon İlçesi : Yüzölçümü 970 km², nüfusu 67.281 kişi olup, 45.613’ü ilçe merkezinde, 21.668’i köy ve beldelerde yaşamaktadır.
- Suluova İlçesi : Yüzölçümü 516 km², nüfusu 54.123 kişi olup, 42.715’i ilçe merkezinde, 11.408’i belde ve köylerde yaşamaktadır.
- Taşova İlçesi : Yüzölçümü 1.041 km², nüfusu 35.186 kişi olup, 9.283’sı ilçe merkezinde 25.903’ü belde ve köylerde yaşamaktadır.
Tarihi
Yapılan arkeolojik araştırma ve bulgulara göre Amasya’da ilk yerleşme M.Ö. 5500 yıllarında başlayıp Hitit, Frig, Kimmer, İskit, Lidya, Med-Pers, Hellen, Pontus, Roma, Bizans, Danişmend, Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı dönemlerinde de kesintisiz olarak devam etmiştir.
Pontuslar (M.Ö.333 – M.Ö.26) tarafından yapılan Kral Kaya Mezarları, günümüze kadar ulaşarak kentin anıt eserleri arasına girmiştir, Amasya Antik Pontus Devletine 200 yıl başkentlik yapmıştır.
700 yıl Bizans egemenliğinde kalan Amasya, Melik Ahmet Danişmend Gazi tarafından 14 Şubat 1075 yılında fethedilerek bu kentte ilk Türk – İslam Egemenliği kurulmuştur.
Osmanlı Anadoluda Türklerin ilk şehir hayatına geçiş yaptıkları yerlerden birisi de Amasya olup öz be öz Türk oymaklarının Ulu Yörükler ve Türkmen boyları Amasya ve civarında yerleşmiş olması, korunaklı bir yapıya sahip olması nedenleri ile Osmanlı Şehzadelerinin Amasyada yetiştirilmesi uygun bulunmuştur. Bu Sebeplerledir Şehzade Çelebi Mehmet Timur nedeni ile dağılan Anadolu birliğini Amasya ve civarındaki Türkmenlerden sağladığı güçle tekrar sağlamıştır. Yıkılmak üzere olan Osmanlı tekrar Amasya’da kurulmuştur.
Şehzade Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmet, Şehzade Murat (II), Şehzade Ahmet Çelebi, Şehzade Mehmet (II), Şehzade Alâeddin, Şehzade Bayezid (II)), Şehzade Ahmet, Şehzade Murat, Şehzade Mustafa, Şehzade Bayezid ve Şehzade Murad (III) çeşitli tarihlerde Amasya’da Valilik yapmışlardır.
Bu dönemde kentte birçok ilim admı yetişip saray, çeşme, medrese, cami, türbe v.b. kalıcı eserlerle, şehir bir kültür merkezi olarak tarihteki yerini almıştır.
Tarihin akışı içerisinde önemli roller üstlenen Amasya, Kurtuluş Savaşı sırasında yine ön plana çıkmış, Kurtuluş mücadelesinin planları bu kentte hazırlanmıştır. yıldırım amasyayı eretna beyliğinden aldığında nüfusu 7.145 olan amasyanın 2000 yılındaki nüfus sayımında 785.365olarak çıkmıştır.bu nüfusun 93.000 i şehir merkezinde yaşayıp geriye kalan bölümü ise ilçelerinde yaşamaktadır.en büyük ilçesi merzifon’dur bu ilçemizin nüfusu 96.000 dir.
Göynücek, Amasya
Göynücek, Amasya ilinin bir ilçesidir. Amasya ilinin güney batısında yer alır. Göynücek, Türkiye’de sadece illere has bir konuma sahiptir; 4 tane ilin arasındadır. Göynücek, bir dönem Çorum iline bağlı olmuştur. Amasya, Tokat, Çorum ve Yozgat illerinin ortasında bulunmaktadır. Buradan geçecek çarpı şeklindeki bir otoyol, Karadeniz Bölgesi’ni, İç Anadolu Bölgesi’ne, Doğu Anadolu Bölgesi’ne, hatta Ege ve Akdeniz bölgelerine daha yaklaştıracaktır.
Nüfus
İlçenin nüfusu 2000 yılı genel nüfus sayımına göre, 17614′dür. Bunun 2776′i ilçe merkezinde, 14838’sı köy ve kasabalarda yaşamaktadır. Yüzölçümü ise 845 km²′dir.
İlçe bağlısı olarak merkez hariç olmak üzere ilçe merkezine bağlı; ? belde, ? köy ve ? mahalleden oluşmaktadır.
İl: Amasya ● İlçe Merkezi: Göynücek
Beldeler: Damlaçimen • Gediksaray
Köyler:
Abacı • Alanköy • Ardıçpınar • Asar • Ayvalıpınar • Başpınar • Bektemür • Beşiktepe • Çamurlu • Çayan • Çaykışla • Çulpara • Davutevi • Gaffarlı • Gökçeli • Harmancık • Hasanbey • Ilısu • İkizyaka • Karaşar • Karayakup • Kavaklı • Kertme • Kervansaray • Kışlabeyi • Konuralan • Koyuncu • PembeliSığırçayı • Şarklı • Şeyhler • Şeyhoğlu • Tencerli • Terziköy • Yassıkışla • Yeniköy •
Gümüşhacıköy, Amasya
Gümüşhacıköy Amasya ilinin en batıdaki ilçesidir. Daha önceki adı Hacıköy iken Gümüş Nahiyesi ile adı birleştirilerek Gümüşhacıköy denmiştir.
Karadeniz Bölgesi’nde, Amasya iline bagli ilçemizin Yüzölçümü 819 km karedir. Doguda Merzifon ilçesi, güney ve batida Çorum, kuzeyde Samsun illeriyle çevrilidir.
Amasya ilinin kuzeybatısındaki daglık kesimde yer alan ilçe topraklarının kuzeydoğusunu Tavşan Dağı, güneybatısını Ereğli Dağı, batısını da Inegöl Dağı (1873) engebelendirir. Tavşan ve Ereğli Dagları’nın dorukları ilçe sınırları dışındadır. İlçenin orta ve dogu kesimi ovalıktır. Dağlardan inen Gümüşsuyu çayı ve Hamamözü Deresi gibi akarsular bu ovalık alanı suladıktan sonra ilçe sınırları dışında Kızılırmak ve Yeşilırmak’a katılır.
Tarihçesi
Doğu Roma
Doğu Roma İmparatorluğunun gözde şehri Etonia (M.S 140) üzerine kurulmuştur.
Kimmerler Dönemi
Bilinen ilk sakinleri Kimmerler olduğundan önceleri Kimmari olarak bilinmektedir. nerden buluyoalr bu bilgileri!!
Fethi ve Selçuklu Dönemi
Yöre 11. yüzyılda Artu Bey tarafından ele geçirilir. Sadreddin Artik el-Kimmari’nin 14. yüzyıl sonlarında imar ettiği yerleşme, sonradan Artıkova (Artukova) ve Artıkabat (Artukabat) adlarını alır. (Yakın ilçe Boyabat olduğu gibi)
Osmanlı Dönemi
Yörede gümüş yataklarına nazır olarak atanan ve burada uzun süre kalan Sadreddin Artık’in torunu Haci Ahmet Çelebi’den dolayi Haci Nazir Köyü olarak degistirilen adi, zamanla Haciköy’e dönüstü. Gümüş madeninin has arpalık olarak Rumelili bir aile olan Köprülü Mehmet Paşa’ya verilmesi nedeniyle bir süre Has Arpalik olarak anildi. 19. yy sonlarinda Sivas vilayetinin Amasya sancagina bagli bir kaza merkeziydi. O dönemde Mecitözü’ne de Haciköy dendiğinden adı Gümüşhacıköy olarak degistirildi.
Osmanlı dönemi eserleri
- Gümüşhacıköy bedesteni ve saat kulesi: Şehrin eski ticaret merkezi olup, uluslararası ipek yolunun önemli meknalarından birisidir. Ünlü tarihçi Halil İnalcık : “Kural olarak bedestenli şehir uluslararası bir ticaret merkezidir.” demektedir. Nitekim Osmanlı’nın bedestenli şehirlerinden olan Gümüşhacıköy yüzyıllar boyu Hindistan İran ve Avrupa’dan gelen binlerce tüccarın tanışma konaklama ve alışveriş yaptığı yer olmuştur. Bedesten fethin hemen akabinde Anadolu-Rumeli ticaret yolu üzerinde bulunan şehir için emniyetli ve büyük hacimli bir ticarî aktivitenin sağlanması gâyesiyle kurulmuştur.
Ekonomi
Kentte kendir isleyen büyük ölçekli bir ip fabrikasinin yani sira, iki un fabrikasi vardir. Geleneksel bir ugras olan leblebicilik günümüzde de önemini korumaktadir.
Gümüshaciköy ekonomik bakimdan Amasya ilinin az gelismis ilçelerindendir. Tarimin bütün kollarinin yani sira tarim disi etkinliklerde oldukça çesitlenmistir. En önemli tarla ürünleri seker pancari, bugday, arpa, baklagiller, tütün, ayçiçegi ve kendirdir. Akarsu boylarinda basta elma olmak üzere çesitli meyveler ve yerel tüketime yönelik sebzeler yetistirilir.
Gümüshaciköy’ün yüksek nitelikli basma tütünü, tütün harmanlarina tat ve koku vermekte kullanilir.
Ilçede bir tütün basimevi vardir. Hayvancilik oldukça gelismistir. Yaylalarda koyun, ovalik kesimlerde ise genis çapli sigir beslenir. Ayrica tavukçuluk ve aricilik da yapilir. Orman ürünleri çesitli atölyelerde degerlendirilir. Isleyen fabrika ve imalathanelerde üretilen sicim ve ipler il disinda satilir. Ilçe topraklarinda manganez yataklari vardir.
Tarihi eserler
Gümüshaciköy kentindeki tarihsel yapilar sunlardir:
- Köprülü Mehmet Pasa Camii; 1660′ta Köprülü Mehmet Pasa tarafindan yaptirilan ve 1943’te deprem nedeniyle yikildiktan sonra 1948’de yeniden insa edildi
- Köprülü Mehmet Pasa’nin torunlarindan olan Hafiz Ahmet Pasa’nin oglu Abdül Baki Bey tarafindan 1756′da Haci Nadir Baba Türbesi yaninda bulunan Büyük Hamam ve
- arasta (1669);
- Yanyaki Mustafa Pasa’nin oglu Ali Riza Bey tarafindan 1898′de yaptirilan ve 1948′de yikilip yeniden yapilan saat kulesi
- Osmanli döneminde Gümüs madeni adiyla kaza merkezi olan ve Gümüshaciköy’ün 5 km Güneybatisi’nda yer alan bugünkü Gümüs bucak merkezindeki tarihsel yapilar arasinda 1429′da ahsap olarak yapildiktan sonra 1560′ta kagir olarak yeniden insa edilen ve 1946’da onarim gören Yörgüç Pasa Camisi ile
- 1415′te yapilan Haliliye Medresesi
- Kesikbaş Mezarı: Artıkabat Mahallesi, Kesikbaş Mevkii, Ayşe Pınarı civarında.
- Dedeoğlu: Orman dairesi, Jandrama eski karakolunun arkasında.
- Filibeli Mehmet Efendi Türbesi: Filibe’den gelen Mehmet Efendinin türbesi, Kırmızıların Hanıiçerisinde
- Hacana
- Ali Pir Civan Türbesi: Sarayözü (halk arasında sarayüzü) köyünde Ali Pir Civan alevi pirlerindendir.
- Kurt Baba: Bulak Kalesine yakın Eymir ile Keçiköy arasın
İl: Amasya ● İlçe Merkezi: Gümüşhacıköy
Beldeler: Gümüş
Köyler:
Akpınar • Alören • Bacakoğlu • Bademli • Balıklı • Beden • Çalköy • Çavuşköy • Çetmi • Çiftçioğlu • Çitli • Derbentobruğu • Doluca • Dumanlı • Eslemez • Güplüce • Güllüce • Güvemözü • İmirler • Kağnıcı • Karaali • Karacaören • Karakaya • Keçiköy • Kılıçaslan • Kırca • Kızık • Kızılca • Kiziroğlu • Koltuk • Konuktepe • Korkut • Köseler • Kutluca • Kuzalan • Ovabaşı • Pusacak • Sallar • Saraycık • Sarayözü • Sekü • Yazıyeri
Hamamözü, Amasya
Hamamözü, Amasya ilinin yaklaşık 1.500 nüfusu bulunan bir ilçesidir.
Halkın genelinin tarımsal faaliyetlerle uğraştığı sanayinin nerdeyse olmadığı ilçenin asıl önemli olduğu ve yörede meşhur olan kaplıcalarının bulunmasıdır. İlçedeki belediye hamamı dışında 90′lı yılların sonlarında yapılan turistik kaplıca oteli ilçeye kaplıca turizminde katkı sağlamıştır. İlçe hava şartları karasal şartlara hakimdir. İlçe güreşçileriyle meşhurdur. Hamamözü, Amasya’ya bağlı, il merkezine 90 km. Çorum il merkezine 43 km. uzaklıkta, 18 köyü bulunan, 1600 nüfuslu küçük ve şirin bir ilçedir. (Köyleri dahil toplam nüfus yaklaşık 6000′dir)
Gümüşlü İbrahim ve Kamil beylerin bir çiftliği iken 1879 Osmanlı – Rus Savaşı’ndan sonra Kuzey Kafkasya’dan göç eden Çerkes aileler tarafından satın alınmıştır. Çevre köy halkının büyük bir bölümü ise Gümüşhane’den göç etmiştir.
Kuzeyinde Gümüşhacıköy, kuzeybatısında Osmancık, güneyinde Laçin ve Çorum bulunmaktadır. Çevresinde ise; kuzey ve batıda İnegöl Dağları, doğu ve güneyde ise Saray Dağları ve Eğerci Tepesi bulunmaktadır.
Hamamözü belediyesi 1972 yılında kurulmuştur. Hamamözü, 23. km kuzeyinde bulunan Gümüşhacıköy’e bağlı iken 1991 yılında ilçe olmuştur.
İlçeye ulaşım, Samsun – İstanbul karayolu üzerinde Merzifon ve Gümüşhacıköy, Osmancık, Çorum ve Laçin üzerinden yapılmaktadır.
Hamamözü, Karadeniz ve Kara İklimi’nin geçiş bölümünde yer almaktadır. Kısmen ılıman kara ikliminin hakim olduğu söylenebilir.
Hamamözü, Türkiye turizmine ilçede bulunan iki önemli kaplıca tesisi ile hizmet etmektedir. Bunlar Arkutbey Şifa Kaplıcaları ve bünyesinde 4 yıldızlı bir oteli de barındıran Gimpaş Termal Tesisleri’dir.
Biri çok programlı lise olmak üzere ikisi ilköğretim toplam 3 okul bulunmaktadır. İlçeye bağlı köylerin büyük kısmı taşımalı eğitim kapsamındadır.
İlçede, hemen hemen tüm ihtiyaçları karşılayacak süper market, market, restoran, lokanta, kuyumcu, benzin istasyonu gibi imkânlar mevcuttur.
İlçe merkezine 8 km. uzaklıkta, adını yakınında bulunan Omarca Köyü’nden alan Omarca Çamlığı, Yemişen Dede Çamlığı ile ilçe merkezinde bulunan Kuştepe gibi piknik ve mesire alanları mevcuttur.
Merzifon, Amasya
İlçenin adı
İlçeinin adının kökeni hakkında iki varsayım mevcuttur:
- M.Ö.700’lü yıllarda Merzifon’un 4 km.doğusunda, bugün Marınca diye anılan köyün bulunduğu yerde, bölge valisi Barsevinç kendi ismini taşıyan bir kasaba inşa ettirmiştir. Bu kasabanın adı zamanla Marsevinç, Mersuvan ve Merzifon şeklini almıştır.
- M.Ö.222’de bölge valisi 5. Mihridat tarafından, bugünkü Merzifon’un yerinde, Merzpond adında bir kale inşa ettirilmiş ve adı Merzban, Merzifon şeklinde değişmiştir. ”Merz” kelimesi Farsça’da “sınır, mahal, sükun”, ”fon” sözcüğünün de pont’un arapçalaştırılmış hali olduğu, dolayısıyla ”Merzifon” sözcüğünün “Pond karargahı” anlamına geldiği açıklanmıştır.
Batı dillerinde Marsovan olarak geçer.
Nüfus
2008 Genel Nüfus Sayımına göre nüfusu 75,500′tür. Bu nüfusun 52,700′ü şehir merkezinde, 22.800′ü köyde yaşmaktadır. Samsun-Ankara karayolu uzerindedir. Samsun’a 109, Çorum’a 61, Amasya’ya 57, Ankara’ya 311, İstanbul’a 600 km mesafededir.
Tarihi
Bölge tarih boyunca birçok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Yediler namı ile anılan gölleri, bereketli toprakları ile avcılık ve tarıma uygun bu ova yaklaşık 7 bin sene önce de insanlara yurt olmuştur. Karadeniz sahiline ve orta Anadolu’ya giden yollar Merzifon’da kesişmektedir. Bu nedenle coğrafyacı ve tarihçi Strabon bu bölgeyi “Bin köy”bölgesi olarak tanımlamıştır.
Strabon’un bin köy olarak belirttiği bölgede yapılan arkeolojik araştırmalarda yüzlerce höyük ve yerleşim yerinin varlığı saptanmıştır. Bu höyüklerden elde edilen seramik ve buluntulara göre Merzifon tarihinin M.Ö 5500’lere kadar uzandığı anlaşılmıştır.
Frigler
Karanlık çağ sonrası M.Ö.8. yüzyılda bölgedeki Hitit kentleri üzerine yerleşen Frigler başta Merzifon kalesi (şehir merkezi) olmak üzere çevredeki diğer Hitit yerleşim yerlerini de onarımdan geçirerek kullanmışlardır. Ayrıca Oymaağaç, Onhoroz, Büyük ve Küçük Küllük höyükleri de Frig yerleşim izleri taşımayan höyüklerdir.
Kimmer ve İskit
M.Ö.600’lerde Kafkaslardan gelen Kimmer ve İskit akınlarıyla birlikte Anadolu’da Frig siyasi egemenliği son bulmuştur. Merzifon ve Gümüşhacıköy civarında İskit hakimiyetinin çok kısa süreli de olsa varlığı bulunmaktadır. Bu döneme ait buluntular Gümüşhacıköy-İmirler köyündeki bir mezardan çıkarılmış olup, Amasya müzesinde sergilenmektedir.
Pontos devleti
Pontusluların baskenti Amasya’dır. 200 yıl Amasya başkentlik yapmıştır. Amasya’daki kral mezarları bunlara aittir.
Amasya’nın iki büyük şehri Trabzon ve Sinop’tur. Başkentin Amasya olması ile birlikte Merzifon’da önemli ticaret merkezi olmuştur. Merzifon, askeri savunma ve ticaret yolu güvenliği açısından önemli bir yer tutmuştur.Yaklaşık 200 Yıllık Pontos (Mitridatlar)dönemi M.Ö.47’de Roma Generali Sezar ile Pontos devlet kralı II.Pharnakes arasında, antik Zile (Zela) ile Amasya arasındaki Bacul köyünde yapılan savaşta Pontos askerlerinin yenilmesi ile son bulmuştur. Bölgede Pontos Devleti hakimiyeti zayıflamış ve bu tarihten itibaren Roma hakimiyeti dönemi başlamıştır.
Roma dönemi
Pompeius ve Lukullus savaşları esnasında Pontos şehirleri tahrip olmuştur. Anadoluyu, 131 Yılının sonbaharında ziyaret eden imparator Hadrianus, Amasya şehri ve çevresinin harap halini görmüş kentlerin imarı emrini vermiştir. Özellikle antik çağda yoğun iskan görmüş Merzifon ve civarındaki Roma köylerini de ziyaret ederek bölgede eski tapınakların onarımını, ayrıca yeni tapınakların da yapımı emrini vermiştir.
Bugünkü Karşıyaka (Neopolis) köyünde Zeus Stratios adına bir tapınak inşa ettirmiştir. Bu tapınağa ait sütun başlıkları ve sunak yazıtı Amasya Müzesi bahçesinde teşhir edilmektedir.
Bölgede huzur ve sükunetin sağlanması ile ekonomik hayat yeniden canlanmış, Merzifon şehrini çevreleyen şehir surları ve kalesi yeniden tamir edilmiş, şehir nüfusunun artmasıyla yeni mahalleler eklenmiştir.
Yine bu dönemde Merzifon’a bağlı olan Aktarla (Nureni) Köyü de önemli bir Roma yerleşmesi olup, 1994 Yılında Müze müdürlüğünce yapılan arkeolojik kazıda M.S.3. yüzyıla ait, Akroterli, Bezemeli bir lahit çıkarılmıştır. Lahit müze müdürlüğünde teşhir edilmektedir.
Roma İmparatorluğu 395’te Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılmış, Merzifon ve civarı Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) sınırları içerisinde kalmıştır.
Bizans İmparatorluğu
Romanın bir devamı olan Bizans İmparatorluğunda eski yerleşmeler aynen devam etmiş, Merzifon şehri de bu dönemde önemli bir kültür merkezi olmuştur.
Emeviler
8. yüzyılın başlarında Merzifon ve civarı Arap akınlarına (Emevi) maruz kalmış, şehir kısa bir süre Arap hakimiyetinde kaldıktan sonra tekrar Bizans hakimiyetine geçmiştir.
Merzifon ovasına hakim olan ve ALICIK KÖYÜ yakınlarında bulunan bu bölgedeki ticaret yolu üzerinde yer alan Bulak Kalesi yol güvenliğini sağlamak için kurulmuştur.
Danişmentler
11. yüzyılda bölge ile birlikte Merzifon da Danişmentler in hakimiyetine girmiştir. Şehrin İslam hakimiyetine girmesiyle, şehirdeki Bizans eserlerinin bir kısmının cami ve medreseye dönüştürüldüğü bilinmektedir..
Selçuklu
Merzifon 12. yüzyılda Selçuklu egemenliğine (II. Kılıç Arslan zamanı) girmiş ve 14. yüzyıla dek bir Selçuklu şehri olarak kalmıştır.
İlhanlı
Şehir 14. Yüzyılda İlhanlı hakimiyetine girmiştir. Bu dönemde Merzifon ve havalisine yönetici olarak Moğol kökenli valiler tayin edilmiştir. İlhanlı Hükümdarı Ebu Sait Bahadırhan bu bölgenin idaresini Moğol Beyi Emir Çobanoğlu Demirtaş’a vermiştir.
Eratna Beyliği
İlhanlı yönetiminden sonra bölge, Eratna Beyliği hakimiyetime girmiştir (1335 – 1341). Eratna Beyi Şadgeldi Paşa Amasya ve Merzifon civarını da idaresi altına almış,daha sonra Şadgeldi Paşa’nın oğlu Emir Ahmet ile Kadı Burhaneddin arsında bir dizi savaşlarda sürekli el değiştirmiştir.
Taşanoğulları
1353-1396 tarihleri arasında Merzifon ve civarı Türkmen Beylerinden Taşanoğulları nın hakimiyetinde kalmıştır.
Osmanlı
Taşanoğulları Hasan ve Ali Bey zamanında, 1393 yılında Yıldırım Beyazid’in Amasya’yı fethetmesiyle birlikte yaklaşık 3 yıl süren mücadele sonucunda Merzifon bölgesi de Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
Osmanlı döneminde, Sivas eyaletine bağlı Amasya Sancağının kazası olan Merzifon önemli bir kültür merkezi olmaya devam etmiştir. 1402 yılında Yıldırım Beyazid ile Timur arasındaki savaşta dağılan Osmanlı birliğini Amasya şehzadesi Çelebi Sultan Mehmet yeniden sağlayarak Osmanlı tahtına çıkmıştır. Bölgede sükunetin sağlanması ile Merzifon şehri de eski önemine kavuşmuştur. Osmanlı hakimiyetine giren şehir İstiklal Savaşı’na kadar Osmanlı hakimiyetinde kalmıştır.
I.Dünya savaşı
I. Dünya savaşı’ndan sonra Merzifon 15 Mart 1919’da İngilizler tarafından işgal edildi. İşgal altındaki Merzifon’da 16 Haziran 1919’da büyük bir miting düzenleyerek İzmir’in işgali protesto edildi. O sırada Amasya’da bulunan Mustafa Kemal Paşa, mitingi bir telgrafla İstanbul’daki Harbiye Nezareti’ne bildirdi. Merzifonluların işgal boyunca sürdürdükleri şuurlu tepki sonucu İngilizler Eylül 1919’da Merzifon’u terk etmişlerdir .
Atatürk, Söylev’inde Merzifon’la ilgili olarak şunları söylemekte:
“1919 yılı Mayıs’ının 19.günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş.” “Merzifon’la Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor.” > Atatürk Samsun’dan İstanbul’a çektiği şifreli telgrafta da : 9 Mart 1919′da yerel yönetimin haberi olmaksızın Samsun’a çıkan iki yüz İngiliz askerine ek olarak 17 Mayıs’da yüz İngiliz askeri ile birkaç hayvan ve savaş gereçleri çıkarıldığını bildirmiştir. 9 Mart 1919′da İngilizlerin Samsun’a çıkardıkları askerlerden bir bölüğünün Merzifon’a geleceği haberi kente yayıldı.Haberi duyan Ermeni ve Rumlar sevinç gösterileri yaptılar. 15 Mart 1919′da Solter adlı bir İngiliz subayının komutasındaki birliği,Ermeni ve Rumlar Bahçecik(Urumcuk,Rumcuk)köyü köprüsüne değin giderek törenle karşıladılar. İngilizler,hükümet konağının önündeki direkten Osmanlı Bayrağını indirerek yerine İngiliz Bayrağı çektiler.İngiliz Bayrağı çekilirken bir İngiliz askerini jandarma erlerimizden birini itmesi üzerine,sinirleri gergin olan halk galeyana geldi.Lise öğrencisi gençlerle İngiliz Askerleri arasında çatışma çıktı.Ertesi gün Merzifon halkı dahada coşarak Hükümet Konağı önünde toplanıp protesto gösterisi yapmaya başladı.Bayraklarının zorla indirileceğini anlayan İngilizler,üzücü olaylara neden olmamak için halkın gözü önünde bayraklarını direkten indirip yerine Osmanlı Bayrağını çekmek zorunda kaldılar. İngilizler,ceza evinde bulunan ne kadar Ermeni,Rum tutuklu ve hükümlü varsa hepsini salıverdi. İşgalin ikinci günü,Rum ve Ermeni çeteleri köylerde soygun ve taşkınlıklara başladılar. Amerikan Kolejinde bulunan,yakın doğu dayanışma kurulundan,Keçil adındaki Amerikalı,itilaf Devletleri temsilciliğiymiş gibi davranarak ve yerel yönetime baskı yaparak gece,Hükümet Konağını açtırıp gaz lambası ışığında,nüfus memurunun başında bekleyip önceden Müslüman olarak adlarını değiştiren Ermenilerin kayıtlarını değiştirerek yerine eski adlarını yazdırdı. İngiliz işgal birliği Merzifon’da kaldığı süre içinde Kara Mustafa Paşa İlkokulunu karargah olarak kullandı.Bazılarıda Amerikan Kolejine yerleşti. İlk gelen İngiliz askerleri Hintli Müslüman’lardan oluşuyordu.Bunlardan Merzifon’da ölen bir askerin cenaze töreninde yerli halkın gösterdiği Dini ilgi ve katılım kuşku uyardırdığından çok geçmeden Müslüman Hintli askerler geri çekilerek yerlerine Müslüman olmayan Senegal askerleri getirildi. Sayıları binleri aşan Rum çeteciler,Çarşamba,Bafra ve Samsun’dan başlayarak Merzifon’a kadar uzanan bir alanda dağlara yayılmışlar ve özellikle Samsun-Havza arasındaki köylerde Müslüman halka karşı saldırılarını iyice artırmışlardı.Kent halkı ise birlik olup çetecilere ve İngiliz askerlerine karşı tavır aldı.Onların kent içindeki davranışlarını izleyip taşkınlık yapmalarını önledi. Mustafa Kemal’in incelemeler yapması için Havza’dan gönderdiği Dr.İbrahim Tali(Öngören)Bey,Kaymakam veliki Mirzaoğlu Ahmet Bey(Eymir),Topçu Komutanı Bnş.Pire Mehmet Bey,18.Piyada Alayı Komutanı olan Merzifon’lu Süreyya Bey ve Merzifon’un ileri gelenleri ile görüştü.İşgal güçlerine karşı nasıl davranılacağı,silah edinilmesi ve kurulacak”Ulusal Direniş”ile ilgili bilgiler verdi.Yaralı olduğu için Merzifon’da izinli bulunan Ahmet Süreyya Bey,halka önderlik ederek askeri kışladan kaçırılan silan ve cephaneyi kardeşi Hacı Raif Efendi’nin evine taşıtarak silahı olmayan halka dağıttı.Bu durumu anlayan İngilizler,halkın karşı koyacağından çekindikleri için genel bir arama yapmayı bile göze almadılar.Silahlanan Merzifon halkının morali daha da yükseldi. Her an çıkabilecek silahlı bir çatışmaya dayanamayacaklarını anlayan İngilizler,28 Eylül 1919 günü Merzifon’dan ayrılmak zorunda kaldılar. (Kaynak;A.Aziz Taşan) Vehbi Cem Aşkun,”Kurtulan Merzifon”adlı kitabında,işgalin kırılması için çaba gösteren,çalışan kişilerin adlarını şöyle sıralamıştır: Kaymakam Vekili,Topçu Komutanı Pire Mehmet Bey,Ahmet Süreyya Bey,Müftü Efendi,İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden Himmetzade Ali Efendi,Çelebizade Abdullah Efendi,Avukat Sadık Bey,Numan Beyoğlu Numan(Özer),Salihbeyzade Hüseyin Efendi(İttihat ve Terakki Partisi Başkanı)Siryelizade Rıza Efendi,Belediye Başkanı Hacı Ömer Efendi(Acar)ve diğerleri.
Mehmet Fevzi (Şarman)Bey,Vehbi Cem Aşkun’a yazdığı bir mektupta,kayınbiraderi Kurmay Albay Ömer Lütfü (Yasan)Bey’den aldığı telgraf üzerine 25 Mayıs 1919′da Mustafa Kemal’i Havza’da karşılamaya gittiğinde,yerel örgütlenme için Mustafa Kemal’in verdiği buyruklar üzerine Müftü Vehbi Efendi’nin başkanlığında,Belediye Başkanı Hacı Ömer,Mahami Kardeşlerden Avukat Sadık Bey,Ganizade Hacı Hafız,belediye Doktoru Hakkı ve Siryalı Rıza Efendi tarafından”Merzifon Müdafaa-i Hukuk Derneği”kurulduğunu yazmıştır.
Höyükler
Ortaova köyü Onhoroz, Büyük-Küçük Küllük höyükleri (tepeleri) ve Hayrettin köyü höyükleri en önemli Kalkolitik ve Eski Tunç Çağı yerleşmeleridir. Merzifon bölgesinin Hitit döneminde de başkent Hattusaş’a sınır olması nedeni ile önemli bir merkez ve yerleşim yeri olduğu görülmektedir. Bu dönemde (M.Ö.1700-700) bölgeden iki adet tabii yol geçmektedir. Bunlar:
- Çorum – Merzifon – Havza – Kavak – Samsun yolu (bugünkü kara yolu).
- Çorum – Merzifon – Havza – Vezirköprü – Oymaağaç güzergahıdır.
Yine bu dönemde Merzifon’a bağlı Oymaağaç köyü önemli bir Hitit yerleşim birimidir.
Köyler:
Akören • Akpınar • Aksungur • Aktarla • Alıcık • Alişar • Aşağıbük • Bahçecik (Urumcuk) • Balgöze • Bayat • Bayazıt • Bulak • Büyükçay • Çamlıca • Çavundur • Çaybaşı • Çayırköy • Çayırözü • Çobanören • Demirpınar • Derealan • Diphacı • Elmayolu • Esentepe • Eymir • Gelinsini • Gökçebağ • Gümüştepe • Hacet • Hacıyakup • Hanköy • Hayrettinköy • Hırka • İnalanı • Kamışlı • Karacakaya • Karamağara • Karamustafapaşa (Marınca) • Karatepe • Karşıyaka • Kıreymir • Kızıleğrek • Koçköy • Kuyuköy • Küçükçay • Mahmutlu • Ortabük • Ortaova • Osmanoğlu • Oymaağaç • Oymak • PekmezciSaraycık • Sarıbuğday • Sarıköy • Sazlıca(İlemi) • Şeyhyeni • Türkoğlu • Uzunyazı • Yakacık(Muşruf) • Yakupköy • Yalnız • Yenice • Yeşilören • Yolüstü(Gölköyü veya Körköyü) • Yukarıbük •
Suluova, Amasya
Amasya ilinin bir ilçesidir. İl Merkezine 25 km. mesafede ve batıda yer alır. Orta Karadeniz’in şirin ilçelerinden biri olan Suluova Miladi ilk yıllarda “Arguma” (Sulakyurt) adıyla anılır. 1902 yılında “Suluca” ismiyle bucak olmuştur. 1946 yılında “Suluova” ismini almış ve ilçe olmuştur. 2000 yılı genel Nüfus sayımına göre Suluova’nın nüfusu, ilçe merkezinde 42.715, kasaba ve köylerde 11.408 olmak üzere toplam 54.123’tür.
İlçeye bağlı bir belde (Eraslan Beldesi) ve 38 köy bulunmaktadır. İlçe merkezinde 20 mahalle vardır. Köylerin 2/3’ ü ova köyü, 1/3’ü ise orman ve dağ köyüdür. Köylerin yerleşimi topludur.
Suluova’nın tarihi M.Ö. 2000’li yıllara dayanmaktadır. “Doğukent” mahallesinde bulunan Kumbettepe’ de yapılan kazılarda çıkan envantere göre ilçe tarihi, kalkolotik çağ ve Hititler devrine kadar uzanmaktadır.
Selçuklular döneminde Türk idaresine (egemenliğine) girmiştir.1386 yılında Osmanlı idaresine geçmiştir.
Zengin bir linyit kaynağına sahip ilçe merkezi 1954 yılında Şeker Fabrikasının kurulması ile hızlı bir gelişme göstermiştir. Suluova 1957 yılında ilçe olmuştur.
Nüfus
İlçenin nüfusu 2000 yılı genel nüfus sayımına göre, 54123′dür. Bunun 42715′i ilçe merkezinde, 11408’sı köy ve kasabalarda yaşamaktadır. Yüzölçümü ise 845 km²′dir.
İlçe merkezine bağlı 2 belediye ve 34 köy bulunmaktadır
l: Amasya ● İlçe Merkezi: Suluova
Beldeler: Eraslan
Köyler:
Akören • Alabedir • Arucak • Aşağıkarasu • Ayrancı • Bayırlı • Boyalı • Cürlü • Çayüstü • Çukurören • Derebaşalan • Dereköy • Deveci • Eğribük • Harmanağılı • Kanatpınar • Kapancı • Karaağaç • KazanlıKerimoğlu • Kılıçaslan • Kıranbaşalan • Kolay • Kulu • Kurnaz • Kutlu • Kuzalan • Küpeli • Oğulbağı • Ortayazı • Özalakadı • Salucu • Saygılı • Seyfe • Soku • Uzunoba • Yolpınar • Yüzbeyi •
Taşova, Amasya
Coğrafi Yapı
Taşova İlçesi 40* 46′ 36″ kuzey enlemi ile, 36* 13′ 12″ doğu boylamı üzerinde bulunuyor. Taşova doğuda Koyulhisar’dan başlayarak, Reşadiye, Niksar ve Erbaa gibi önemli büyük ilçeleri içine alan verimli ovanın batısındadır. İlçenin doğusunda Tokat’ın Erbaa ilçesi, Batısında Amasya ve Samsun İli’nin Ladik İlçesi, kuzeyinde Samsun İli’nin Çarşamba İlçesi ve güneyinde Tokat İli’nin Turhal İlçesi bulunuyor
Tarihçe
Taşova tarihte birçok devletin hakimiyeti altına girmiştir. İlçede yapılan kazılarda arkeolojik buluntulara rastlanmıştır.
Taşova’da egemenlik kuran ilk devlet Hititlerdir. Hititler, M.Ö. 1650 yıllarında Anadolu’ya hakim olunca, Taşova ve çevresini de idareleri altına aldılar. Daha sonra yöreye Frigler (M.Ö. 1200-700) ve Kimmerler hakim oldu. İran’da kurulan Med İmparatorluğu, Anadolu yönünde genişlemeye başlayıp Kimmerler Devleti’ne son vererek bölgeye hakim oldular. Taşova Pers Kralı III. Adaşir zamanında Pers hakimiyetine geçti.
Makedonya Kralı İskender, M.Ö.331 yılında Anadolu’yu istila etti. Dolayısıyla Taşova da Makedon idaresine geçti. Makedonya Krallığı’nın dağılması üzerine yörede Pontus Krallığı kuruldu.(M.Ö.291) Pontus Krallığı’nın egemenliği Amasya’nın Roma İmparatorluğu’na katılmasına kadar devam etti. Roma İmparatoru, Jules Sezar, Pontus Kralı Farnak ile yaptığı çarpışmayı kazandı. (M.Ö.47). Romalılar, M.S. 25 yılında yöreyi tamamen topraklarına kattılar. Amasya ve Alparslan Müzelerinde sergilenen pek çok eser, yörede Makedonya ve Roma İmparatorluklarının hakimiyet sürdüğünü doğrulamaktadır.
Taşova 395 yılına kadar Roma hakimiyetinde kaldı. Bu tarihten sonra asırlarca Bizanslar yöreyi ellerinde tuttular. 712 yılında Emeviler Taşova’yı ele geçirdiler. Türkler Anadolu’ya gelene kadar yöre, Arapların idaresinde bulundu.
Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan, 26 Ağustos 1071′de Malazgirt Meydan Muhaberesi’nde Bizans ordusunu yenilgiye uğratarak Anadolu’nun kapılarını Türklere açtı. Sultan Alp Arslan’ın Anadolu’ya gönderdiği Türk komutanlar Anadolu şehirlerini birer birer ele geçirmeye başladılar. Malazgirt savaşı’nı takip eden ikiyüzyıl boyunca Horasan ve Maveraünnehir’den göç eden Türk boyları, şehir ve kasabalara yerleştiler. Bu arada 1257′de Horasan’dan göç eden Seyyid Nurettin Alparslan, bugünkü Alparslan Kasabası’na gelerek yerleşti. Rufai tarikatına mensup olan Seyyid Nurettin zaviye bir vakıf tesis etti. Yörenin Türkleşmesinde ve halkın manen eğitiminde etkili oldu. Seyyid Nurettin’in kurduğu vakıf 1901 yılına kadar faaliyetini sürdürdü.
Taşova, 1075 yılında Danişmentliler’in eline geçti. Danişmentli Hükümdarı Melik Gazi, yöreyi ele geçirerek adeta Amasya’yı Türk-İslam kültürünün merkezi haline getirdi. Taşova ve çevresi II. Kılıçarslan zamanında 1174′de Türkiye Selçukluları’nın hakimiyeti altına girdi. Bu dönemde bölge, Trabzon Rum İmparatorluğu’nun saldırılarına maruz kaldı. Kösedağ Savaşı’ndan sonra yöre, Moğol İstilası’na uğradı. Anadolu’da kıtlık, yoksulluk ve kargaşa baş gösterdi. Meşhur Babai ayaklanması yörede etkili oldu. Selçuklu Devleti karışıklıkları önlemek için ülkeyi ikiye ayırdı. Taşova Rum Eyaleti içinde kaldı ve idaresi Seyfettin Torumtay’a bırakıldı. Selçuklu Devleti’nin dağılmasından sonra ülkede beylikler kuruldu. Önce Kadı Burhanettin Devleti, sonra Tacettinoğulları yörede 1425 yılına kadar hakimiyet sürdü. Bu tarihte Osmanlı Sultanı Çelebi Mehmet, Tacettin Beyliği’ne son vererek, Taşova’yı ülkesine dahil etti.
Taşova Osmanlı Devrinde, Tokat Sancağı’na bağlı bir köy olarak teşkilatlandırılmıştır. Devlet yıkılana kadar bu özelliğini korumuştur. Kurtuluş Savaşı’nda Taşova, Rum Çetelerinin saldırılarına hedef oldu. Rum çeteleri, Türk Köylerine saldırılar yaparak, kadın, çocuk ve ihtiyar demeden pek çok Türkü katlettiler. Türk halkı bu gelişme üzerine silahlanarak, Rumlara karşı harekete geçti. Mustafa Kemal’in önderliğindeki Milli Mücadele başarıya ulaştıktan sonra yöreye askeri kuvvet gönderildi. Yapılan silahlı mücadele sonunda yöre Rum Eşkıyalarından temizlendi.
Taşova Cumhuriyet Döneminde 1923′den 1944 yılına kadar, Tokat İli Erbaa İlçesine bağlı olarak kaldı. Bu devirde adı Yemişenbükü idi. 4 Ağustos 1944 tarihinde 4448 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile bağımsız bir ilçe olmuştur. Tokat İline ulaşımın güç olması ve hizmetlerinin gecikmesi sonucu 1953 yılında alınan Bakanlar Kurulu Kararı ile ilçe, Tokat İlinden ayrılarak, Amasya ilinin sınırlarına dahil edilmiştir.
l: Amasya ● İlçe Merkezi: Taşova
Beldeler: Akınoğlu • Alpaslan • Ballıdere • Belevi • Boraboy • Çaydibi • Destek • Esençay • Özbaraklı • Uluköy
Köyler:
Alçakbel • Altınlı • Ardıçönü • Arpaderesi • Çakırsu • Çalkaya • Çambükü • Çılkıdır • Dereköy • DevreDörtyol • Durucasu • Dutluk • Elmakırı • Gemibükü • Geydoğan • Gökpınar • Güendik • GüngörmüşGürsu • Hacıbeyköyü • Hüsnüoğlu • Ilıcaköy • Ilıpınar • Karabük • Karlık • Karsavul • Kavaloluğu • Kırkharman • Kızgüldüren • Korubaşı • Kozluca • Kumluca • Mercimekköy • Mülkbükü • Sepetli • Şahinler • Şeyhli • Tatlıpınar • Tekpınar • Türkmendamı • Umutlu • Yayladibi • Yaylasaray • Yenidere • Yeşiltepe • Yeşilyurt • Yolaçan • •
Ayasofya Müzesi
Oca 3rd
Ayasofya Müzesi
| Ayasofya Müzesi | |
Ayasofya |
|
| Bina | |
|---|---|
| Eski adı | Hagia Sophiā / Ἁγία Σοφία Ayasofya Camii |
| Tipi | Müze |
| Yer | İstanbul |
| Yapım | |
| Başlama tarihi | 532 |
| Bitiş tarihi | 537[1] |
| Yükseklik | 55.60 m (kubbe yüksekliği) |
| Tasarım ekibi | |
Ayasofya (Yunanca: Αγιά Σοφιά, tam adı: Ναός τῆς Ἁγίας τοῦ Θεοῦ Σοφίας, Latince: Sancta Sophia ya da Sancta Sapientia), [2] Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından M.S. 532 – 537 yılları arasında İstanbul’un tarihi yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olup, 1453 yılında İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesiyle Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüştür ve günümüzde müze olarak hizmet vermektedir. [3] [4] Ayasofya, mimari bakımdan, bazilika planı ile merkezî planı birleştiren, kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.
Binanın adındaki “sofya” sözcüğü herhangi bir kimsenin adı olmayıp, eski Yunanca’da “bilgelik” anlamındaki sophos sözcüğünden gelir. [5]Dolayısıyla “aya sofya” adı “kutsal bilgelik” ya da “ilahî bilgelik” anlamına gelmekte olup, Ortodoksluk dininde Tanrı’nın üç niteliğinden biri sayılır. [6]6. yüzyılın ünlü mimarlarından Miletos’lu (Milet) İsidoros ve Tralles’li (Aydın) Anthemios’un[3][1]yönettiği Ayasofya’nın inşaatinde yaklaşık 10.000 işçinin[7][8][9]çalıştığı ve Jüstinyen’in bu iş için büyük bir servet harcadığı belirtilir.[10] Bu çok eski binanın bir özelliği yapımında kullanılan bazı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan getirilmiş olmasıdır. [11] [12] [13]Bizans döneminde Konstantinopolis Patriği’nin patrik kilisesi ve Doğu Ortodoks Kilisesi’nin merkezi olmuş bulunan Ayasofya, doğal olarak vaktiyle büyük bir “kutsal emanetler” koleksiyonunu içermekteydi.[14]
1453’de kilise camiye dönüştürüldükten sonra Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği büyük hoşgorüyle mozayiklerinden insan figürleri içerenler tahrip edilmemiş (içermeyenler ise olduğu gibi bırakılmıştır), yalnızca ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozayikler bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. Cami müzeye dönüştürülürken sıvaların bir kısmı çıkarılmış ve mozayikler yine gün ışığına çıkarılmıştır. Kısaca günümüzde tüm dünya insanları bu mozayikleri görmelerini iki kişiye borçludur: Biri, sanatı seven ve diğer dinlere saygı gösteren Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet, diğeri caminin müzeye çevrilmesine ve mozayiklerin tekrar gün ışığına çıkarılmasına karar veren Mustafa Kemal Atatürk’tür. Günümüzde görülen Ayasofya binası aslında aynı yere üçüncü kez inşa edilen kilise olduğundan Üçüncü Ayasofya olarak da bilinir. İlk iki kilise isyanlar sırasında yıkılmıştır. Döneminin en geniş kubbesi olan Ayasofya’nın merkezî kubbesi, Bizans döneminde birçok kez çökmüş,[15] [16] Mimar Sinan’ın binaya istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir.
Ayırt edici özellikleri
15 yüzyıl boyunca ayakta duran bu yapı sanat tarihi ve mimarlık dünyasının baş yapıtları arasında yer alır ve büyük kubbesiyle Bizans mimarisinin bir simgesi olmuştur. Ayasofya diğer katedrallere kıyasla şu özellikleriyle ayırt edilir:
- Dünya’nın en eski katedralidir. [15]
- Yapıldığı dönemden itibaren yaklaşık bin yıl boyunca (1520’de İspanya’daki Sevilla Katedrali’nin inşaatı tamamlanana dek) dünyanın en büyük katedrali ünvanına sahip olmuştur.[17] Günümüzde yüzölçümü bakımından dördüncü sırada gelmektedir. [9]
- Dünya’nın en hızlı(5 yılda)inşa edilmiş katedralidir. [15]
- Dünya’nın en uzun süreyle (15 yüzyıl) ibadet yeri olmuş yapılarından biridir.
- Kubbesi “eski katedral” kubbeleri arasında çapı bakımından dördüncü büyük kubbe sayılmaktadır. [18]
Tarihçe [değiştir]
Birinci Ayasofya [değiştir]
İkinci Ayasofya kalıntıları. Giriş merdiveni, portik kalıntıları ve vaktiyle cepheyi süsleyen iki mermer blok. Zemininin Üçüncü Ayasofya’nın zemininden daha aşağı seviyede olduğu görülmektedir.
Bizans tarihçilerinden Socrates Scholasticus, Theophanes, Nikephoros ve Gramerci Leon gibi tarihçilerin Birinci Ayasofya’nın yapımına ilişkin kayıtlarında farklı açıklamalar bulunmaktadır. Bazılarına göre kilisenin yapımı 324 ile 337 yılları arasında tahtta olan, İstanbul’u Roma ratorluğuİmpa’nun başkenti ilan eden ve Hıristiyanlığı imparatorluğun resmî dini ilan eden Roma imparatoru Büyük Konstantin (Bizans’ın ilk imparatoru I. Constantinus) tarafından başlattırılmıştır. Fakat kesin olan, inşanın, 337 ile 361 yılları arasında tahtta olan oğlu Constantius II tarafından tamamlanmış ve ilk Ayasofya kilisesinin açılışının 15 Şubat 360’ta Constantius II tarafından gerçekleştirilmiş olduğudur.[19] Socrates Scholasticus’un kayıtlarından gümüş kaplı perdelerle süslü ilk Ayasofya’nın Artemis Tapınağı üzerine inşa edilmiş olduğu öğrenilmektedir.[6]
Adı “Büyük Kilise” anlamına gelen ilk Ayasofya Kilisesi’nin adı Latince’de Magna Ecclesia ve Yunanca’da [note 1] Megálē Ekklēsíā (Μεγάλη Ἐκκλησία) idi. [6]Eski bir tapınak üzerine[note 2]inşa edildiği belirtilen [20] bu yapıdan günümüze ulaşan bir kalıntı bulunmamaktadır.
Bu Birinci Ayasofya, binanın inşası tamamlanana dek bir katedral niteliğinde işlev gören Aya İrini Kilisesi’nin vaktiyle yakınında yer alan imparatorluk sarayının yakınına (bugünkü müze alanının kuzey kısmındaki, yeni tuvaletlere yakın olan, ziyarete kapalı kısım) inşa edilmişti. Her iki kilise de Bizans İmparatorluğu’nun iki ana kilisesi olarak faaliyet göstermişlerdir.
Birinci Ayasofya geleneksel Latin mimarisi stilindeki bir sütunlu bazilika olup, çatısı ahşaptı ve önünde bir atrium yer almaktaydı. Bu ilk Ayasofya bile olağanüstü bir yapıydı. 20 Haziran 404’te Konstantinopolis patriği Johannes Chrysostomos’un imparatoriçe Aelia Eudoxia (imparator Arcadius’un eşi) ile çatışmasından dolayı sürgüne gönderilmesinin ardından çıkan isyanlar sırasında bu ilk kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip olmuştur.
İkinci Ayasofya [değiştir]
Üstteki mermer bloklardan birinin önden ve yakın plandan görünüşü. Bloktaki kabartmada 12 havariyi temsilen yapılmış 12 kuzudan bazıları ve yaşam ağacı sembolü görülmektedir.
İlk kilisenin isyanlar sırasında yakılıp yıkılmasından sonra, imparator II. Theodosius bugünkü Ayasofya’nın bulunduğu yere ikinci bir kilisenin inşa edilmesi emrini vermiş ve İkinci Ayasofya’nın açılışı onun zamanında, 10 Ekim 415’te gerçekleşmiştir.[16] Mimar Rufinos tarafından inşa edilen bu İkinci Ayasofya da yine bazilika planlı, ahşap çatılı ve beş nefliydi. İkinci Ayasofya’nın 381′de İkinci Ekümenik Konsil olan Birinci İstanbul Konsili’ne Aya İrini ile birlikte evsahipliği yaptığı sanılmaktadır.[21] Fakat bu yapı da Nika İsyanı [3]olarak bilinen isyan sırasında, 13-14 Ocak 532’de yakılıp yıkılmıştır.
1935’te binanın batı avlusunda (bugünkü giriş kısmında) Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden A.M. Schneider tarafından yürütülen kazılarda bu İkinci Ayasofya’ya ait birçok buluntu ele geçirilmiştir. Günümüzde Ayasofyanın ana girişinin yanında ve bahçede görülebilen bu buluntular, portik kalıntıları, sütunlar, başlıklar, bazıları kabartmalarla işlenmiş mermer bloklardır. Bunların vaktiyle binanın cephe kısmını süsleyen üçgen alınlığın parçaları olduğu saptanmıştır. Binanın cephesini süsleyen bir bloktaki kuzu kabartmaları 12 havariyi temsilen yapılmıştır. Ayrıca kazılar, İkinci Ayasofya’nın zemininin Üçüncü Ayasofya’nın zemininden iki metre daha aşağı bir düzeyde bulunduğunu ortaya koymuştur. İkinci Ayasofya’nın uzunluğu bilinmemekteyse de genişliğinin 60 m. olduğu sanılmaktadır. [6](Günümüzde, Üçüncü Ayasofya’nın ana girişinin yanında yer alan, İkinci Ayasofya’ya ait cephe merdiveni basamaklarının yaslandığı zemin, kazılar sayesinde görülebilir durumdadır. Kazılara şimdiki binada çökmelere neden olabileceği nedeniyle devam edilmemiştir.)
Üçüncü Ayasofya [değiştir]
Yapımı [değiştir]
Bizans dönemindeki Ayasofya’nın kesiti
İkinci Ayasofya’nın 23 Şubat 532’de yıkımından birkaç gün sonra imparator I. Jüstinyen öncekinden tümüyle farklı, daha büyük ve kendisinden önce gelen imparatorların yaptırdıkları kiliselerden çok daha görkemli bir kilise inşa ettirmeye karar verdi. Jüstinyen bu işi yapacak mimarlar olarak Milet’li fizikçi İsidoros ile Aydın’lı (eski adıyla Tralles) matematikçi Anthemius’u görevlendirdi. [note 3](Anthemius daha inşaın ilk yılında öldüğünden işi İsidoros sürdürmüştür). İnşa, Bizanslı tarihçi Procopius’un “İnşaat Hakkında” (Peri ktismatōn, Latincesi: De aedificiis) adlı eserinde betimlenmektedir.
İnşada kullanılacak malzemeleri üretmek yerine, imparatorluk topraklarında yer alan yapı ve tapınaklardaki yontulmuş hazır malzemelerden yararlanmak yoluna gidilmiştir. Bu yöntem, Ayasofya’nın inşa süresinin çok kısa olmasını sağlayan etkenlerden biri olarak kabul edilebilir. Böylece binanın yapımında Efes’teki Artemis Tapınağı’ndan,[11] Mısır’daki Güneş Tapınağı’ndan (Heliopolis), [12] Lübnan’daki Baalbek Tapınağı’ndan[13] ve daha birçok tapınaktan getirtilen sütunlar kullanılmıştır. Bu sütunların altıncı yüzyıl olanaklarıyla nasıl taşınabildiği ilginç bir konu oluşturmaktadır. Kaplama ve sütunlarda kullanılan renkli taşlardan kırmızı porfir Mısır, yeşil porfir Yunanistan, beyaz mermer Marmara Adası, sarı taş Suriye ve kara taş İstanbul kökenlidir. [22] Ayrıca Anadolu’nun çeşitli yörelerinden gelen taşlar kullanılmıştır. [15]İnşaatte on binden fazla kişinin çalıştığı belirtilir.
Bizans döneminde kent merkezindeki önemli yapıların konumları
Mimaride yaratıcı bir anlayışı gösteren bu yeni kilise yapılır yapılmaz, derhal mimarinin başyapıtlarından biri olarak kabul edildi. Mimarın böylesine büyük bir açık mekanı sağlayabilecek devasa bir kubbeyi inşa edebilmede İskenderiye’li Heron’un teorilerinden yararlanmış olması mümkündür.
23 Aralık 532′de başlanan yapım çalışması 27 Aralık 537′de tamamlandı. Kilisenin açılışını imparator Jüstinyen ve patrik Eutychius büyük bir törenle birlikte yaptılar. Ayasofya o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman’ın Tapınağı’ndan daha büyük olduğundan İmparator Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında “Ey Süleyman! Seni yendim” demiştir. [23] Kilisenin ilk mozayiklerinin yapımı 565 ile 578 yılları arasında tahtta olan II. Justin döneminde tamamlanabilmiştir. Kubbe pencerelerinden sızan ışıkların duvarlardaki mozayiklerde oluşturdukları ışık oyunları dahiyane mimariyle birleşerek izleyicilere büyüleyici bir atmosfer yaratmaktaydı. Ayasofya İstanbul’a gelen yabancılar üzerinde öylesine büyüleyici, derin bir etki bırakmıştır ki, Bizans döneminde yaşayanlar Ayasofya’yı “dünyada tek” (”singulariter in mundo“) olarak nitelemişlerdir. [24]
Yapım sonrası [değiştir]
Silahlar Müzesi’nde (Weapons Museum) sergilenen Ayasofya’nın çanı. Abdullah kardeşler.
Fakat yapılışından kısa bir süre sonra, 553 ve 557 depremlerinde ana kubbe ile doğu yarım kubbesinde çatlaklar belirdi. 7 Mayıs 558 depreminde ise ana kubbe tümüyle çöktü ve ilk ambon [note 4], ciborium ve sunak da ezilerek yok oldu. İmparator derhal restorasyon çalışmasını başlattı ve bu çalışmanın başına Milet’li İsidoros’un yeğeni genç İsidorus’u getirdi. Depremden ders alınarak bu kez yeniden çökmemesi için kubbenin yapımında hafif malzeme kullanıldı ve kubbe eskisine kıyasla 6.25 m. daha yükseğe yapıldı. [25] Restorasyon çalışması 562 yılında tamamlandı.
Yüzyıllarca Konstantinopolis Ortodoksluk patriğinin merkezi olan Ayasofya aynı zamanda Bizans’ın taç giyme törenleri gibi imparatorluk törenlerine evsahipliği yapmıştır. İmparator VII. Konstantin “Törenler Kitabı” (De caerimoniis aulae Byzantinae) adlı kitabında Ayasofya’da yapılan imparator ve patrik tarafından düzenlenen törenleri tüm ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Ayasofya, ayrıca günahkarlar için de bir sığınma yeri olmuştur.
Ayasofya’nın daha sonra uğradığı tahribatlar arasında 859 yangını, bir yarımkubbesinin düşmesine neden olan 869 depremi ve ana kubbesinde hasara yol açan 989 depremi sayılabilir. 989 depreminden sonra imparator II. Basil, kubbeyi Agine ve Ani’deki büyük kiliseleri inşa eden Ermeni mimar Trdat’a tamir ettirmiştir. [26] Trdat kubbenin bir kısmını ve batı kemerini onarmış ve kilise 6 yıl süren onarım çalışmasından sonra 994’te yeniden halka açılmıştır.
Latin istilası dönemi [değiştir]
İlginç bir nokta, Ayasofya’nın insan eliyle tahribatı ya da yağmalanmasının bir başka dinden olanlar tarafından değil de, yine Hıristiyanlar tarafından gerçekleştirilmiş olmasıdır. Dördüncü Haçlı Seferi sırasında, Venedik Cumhuriyeti’nin kör hükümdarı Dandolos [note 5] komutasındaki Haçlılar İstanbul’u ele geçirip Ayasofya’yı tam anlamıyla yağmalamışlardır. Bu olay Bizanslı tarihçi Niketas Choniates’in kaleminden ayrıntılı olarak öğrenilmektedir. Ayasofya’dan alınanlar arasında İsa’nın mezarı, haçı, çeşitli azizlerin kemikleri ve diğer “kutsal emanetler” ve altın ve gümüşten yapılma değerli eşyaların bulunduğu ve kapılardaki altınların bile sökülmüş olduğu belirtilmektedir. Latin İstilası (1204–1261) olarak anılan bu dönemde Ayasofya Roma Katolik Kilisesi’ne ait bir katedrale dönüştürülmüştü.
Son Bizans dönemi [değiştir]
Ayasofya 1261’de tekrar Bizanslılar’ın kontrolüne geçtiğinde harap, virane ve yıkılmaya yüz tutmuş bir durumdaydı. Binanın batısındaki dört istinat unsuru muhtemelen bu dönemde yapılmıştır. 1317’de imparator II. Andronikos Palaiologos binanın kuzey ve doğu kısımlarına da istinat unsurları ekletti. [27] 1344 depreminde kubbede yeni çatlaklar belirdi ve 19 Mayıs 1346’da binanın çeşitli kısımları çöktü. Bu olaydan sonra kilise, 1354’te Astras ve Peralta adlı mimarların restorasyon çalışmasının başlamasına kadar kapalı kaldı.[27]
Osmanlı-cami dönemi [değiştir]
Ayasofya Camii’nin 1880’lerdeki görünümü, Pascal Sebah (1823-1886)
İstanbul’un 1453’te Osmanlı Türkleri tarafından fethinden sonra, fethin sembolü olarak, derhal Ayasofya Kilisesi camiye dönüştürülmüştür. O sıralarda Ayasofya harap bir haldeydi. Bu durumu Kordoba soylusu Pero Tafur [28] ve Florentine Cristoforo Buondelmonti [29]gibi Batılı ziyaretçilerce betimlenmektedir. Ayasofya’ya özel bir önem veren Fatih Sultan Mehmet kilisenin derhal temizlenip camiye çevrilmesini emretti, fakat adını değiştirmedi. İlk minaresi onun döneminde inşa edilmiştir. Osmanlılar bu tür yapılarda taş kullanmayı tercih etmekle birlikte minarenin hızla inşa edilebilmesi amacıyla bu minare tuğladan yapılmıştır. [note 6]. Minarelerden biri de sultan Bayezid II tarafından eklenmiştir. 16. yüzyıldaKanuni Sultan Süleyman fethettiği Macaristan’daki bir kiliseden Ayasofya’ya iki dev kandil getirtmiştir ki, günümüzde bu kandiller mihrabın iki yanında yer alırlar.
II. Selim döneminde (1566–1577) yorgunluk ya da dayanıksızlık belirtileri gösterdiğinde, bina, dünyanın ilk deprem mühendislerinden biri sayılan Osmanlı baş mimarı Mimar Sinan tarafından eklenen dış istinat yapılarıyla (payanda) takviye edilerek, son derece sağlamlaştırılmıştır. [30]Günümüzde binanın dört tarafındaki toplam 24 payandanın bir kısmı Osmanlı dönemine, bir kısmı Bizans dönemine aittir. Bu istinat yapılarıyla birlikte, Sinan ayrıca, kubbeyi taşıyan payeler ile yan duvarlar arasındaki boşlukları kemerler ile besleyerek kubbeyi iyice sağlamlaştırmış [note 7] ve binaya iki geniş minare (batı kısmına), hünkar mahfili ve II. Selim’in türbesini (güneydoğu kısmına) eklemiştir (1577).[16] III. Murat’ın ve III. Mehmed’in türbeleri ise 1600’lerde eklenmiştir.
Ayasofya, 1910-1915
Ayasofya binasının içine Osmanlı döneminde eklenen diğer yapılar arasında mermerden minber, hünkar mahfiline açılan galeri, müezzin mahfili (mevlit balkonu), vaaz kürsüsü ve sayılabilir. III. Murad Bergama’da bulunmuş, helenistik dönemden kalma (M.Ö. IV. yüzyıl), “bektaşi taşı”ndan (İng. alabaster ) [note 8] yapılma iki küpü Ayasofya’nın ana nefine (ana salon) yerleştirmiştir. I. Mahmud 1739’da binanın restore edilmesini emretti ve bir kütüphane ile binanın yanına (bahçesine) bir medrese, bir imarethane ve bir şadırvan ekletti. Böylece Ayasofya binası, civarındaki yapılarla birlikte bir külliyeye dönüştü. Bu dönemde ayrıca yani bir sultan galerisi ve yeni bir mihrap yapıldı.
Ayasofya’nın Osmanlı dönemindeki en ünlü restorasyonlarından biri sultan Abdülmecit’in emriyle İsviçre İtalyanı olan Gaspare Fossati ve kardeşi Giuseppe Fossati’nin nezaretinde 1847 ile 1849 yılları arasında yapılmıştır. [27]Fossati kardeşler, kubbe, tonoz ve sütunları sağlamlaştırdı ve binanın iç ve dış dekorasyonunu yeniden elden geçirdi. Üst kattaki galeri mozayiklerinin bir kısmı temizlendi, çok tahrip olanları ise sıvayla kaplandı ve altta kalan mozayik motifleri bu sıva üzerine resmedildi. [note 9] Işıklandırma sistemini sağlayan yağ lambası avizeleri yenilendi. Kazasker İzzed Efendi’nin (1801–1877) eseri olan, önemli isimlerin [note 10] hat sanatıyla yazılı olduğu yuvarlak dev tablolar yenilenip sütunlara asıldı. Ayasofya’nın dışına yeni bir medrese ve muvakkithane inşa edildi. Minareler aynı boya getirildi. Bu restorasyon çalışması bittiğinde Ayasofya Camii 13 Temmuz 1849’da görkemli bir törenle yeniden halka açıldı.[note 11]Ayasofya külliyesinin Osmanlı dönemindeki diğer yapıları arasında sıbyan mektebi, şehzadeler türbesi, sebil, sultan Mustafa ve sultan İbrahim türbesi (önceden vaftizhane [note 12]) ve hazine dairesi sayılabilir.
Müze dönemi [değiştir]
1930 ile 1935 yılları arasında restorasyon çalışmaları nedeniyle halka kapatılan Ayasofya’da Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle bir dizi çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalar arasında çeşitli restorasyonlar, kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi ve mozayiklerin ortaya çıkarılıp temizlenmesi sayılabilir. [31] Ayasofya Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine, Bakanlar Kurulu’nun 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla müzeye çevrilmiştir. 1 Şubat 1935’te ziyarete açılan müzeyi Atatürk 6 şubat 1935 tarihinde ziyaret etmiştir. [6] Yüzyıllar sonra mermer zemindeki halıların kaldırılmasıyla zemin döşemesi ve insan figürlü mozayikleri örten sıvanın kaldırılmasıyla da muhteşem mozayikler tekrar gün ışığına çıkarılmıştır. [32]
Ayasofya Camii İbadete Açılan Bölüm Tabelası
Ayasofya’nın sistemli olarak incelenmesi, restorasyonu ve temizlenmesi ABD’ndeki Bizans Enstitüsü (the Byzantine Institute of America) adlı kurumun 1931′deki ve Dumbarton Oaks Alan Komitesi’nin 1940’lı yıllardaki [33] girişimiyle sağlanmıştır. Bu kapsamda yapılan arkeolojik çalışmalar K. J. Conant, W. Emerson, R. L. Van Nice, P.A. Underwood, T. Whittemore, E. Hawkins, R. J. Mainstone and C. Mango tarafından sürdürülmüş ve Ayasofya’nın tarihine, yapısını ve dekorasyonuna ilişkin başarılı sonuçlar elde edilmiştir. [34] Ayasofya’da çalışmalarda bulunmuş diğer isimlerden bazıları A. M. Schneider, F. Dirimtekin ve Prof. A. Çakmak’tır. Bizans Enstitüsü ekibi mozayik arama ve temizleme işleriyle uğraşırken, R. Van Nice yönetimindeki bir ekip de, binanın, taş taş ölçülerek rölövelerini [note 13] çıkarma çalışmasına girişmiştir. Çalışmalar halen çeşitli uluslardan bilim insanlarınca sürdürülmektedir.
Mimari [değiştir]
Kubbeden dörtgen biçime geçişi sağlayan üçgenimsi pandantifler.
Ayasofya, mimari bakımdan, bazilika planı ile merkezî planı birleştiren, kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.
Ayasofya, her şeyden önce boyutu ve mimari yapısıyla önem taşır. Yapıldığı dönemin dünyasında hiçbir bazilika planlı yapı Ayasofya’nın kubbesinin boyutundaki bir kubbe ile örtülebilmiş ve böylesine büyük bir iç mekana sahip değildi. Ayasofya’nın kubbesi Roma’daki Panteon’un kubbesinden küçük olmakla birlikte Ayasofya’da uygulanan yarım kubbe, kemer ve tonozlardan oluşan karmaşık ve sofistike sistem, kubbenin çok daha geniş bir mekanı örtebilmesini sağlayarak kubbeyi daha etkileyici kılmaktadır. Taşıyıcı olarak beden duvarlarına oturtulmuş önceki yapıların kubbeleriyle kıyaslandığında, sadece dört payeye oturtulmuş bu denli büyük bir kubbe mimarlık tarihinde gerek teknik, gerekse estetik bakımdan bir devrim sayılmaktadır.
Orta nefin yarısını örten ana (merkezî) kubbe, doğu ve batısına eklenen yarım kubbelerle çok geniş bir dikdörtgen biçimli iç mekan yaratacak şekilde öylesine genişletilmiştir ki, zeminden bakıldığında, gökyüzüne asılı gibi duran, tüm iç mekana hakim bir kubbe olarak algılanır.
Ayasofya’nın üç boyutlu kesiti:[note 14] 1. Çıkış 2.İmparator kapısı 3.Terleyen sütun 4. Mihrap 5. Minber 6. Sultan Mahfili 7. Omphalion (dünyanın merkezi) a. Vaftizhane ( sultan Mustafa Türbesi) b. II. Selim minarelerinden biri
Doğu ve batı açıklıklarını kapatan yarım kubbelerden de daha küçük yarım kubbeli eksedralara geçiş yapılarak sistem tamamlanmıştır. Küçük kubbelerden başlayarak ana kubbe tacıyla tamamlanan bu kubbeler hiyerarşisi antik zamanlarda örneği görülmemiş bir mimari sistemdir. Yapının bazilika planı dahice tümüyle “gizlenmiş” durumdadır.
İnşa sırasında duvarlarda tuğladan ziyade harç kullanılmış ve kubbe yapı üzerine kondurulduğunda kubbenin ağırlığı alt kısmı nemli kalmış harçla oluşturulan duvarların dışa doğru bükülmesine yol açmıştı. 558 depremi sonrasında yapılan ana kubbenin yeniden yapımı sırasında genç İsidorus kubbeyi taşıyabilmeleri için önce duvarları yeniden dikleştirmiştir. Bütün bu hassas çalışmalara rağmen kubbenin ağırlığı yüzyıllarca bir problem olmaya devam etti, kubbenin ağırlık baskısı binayı bir çiçeğin açılması gibi dört yanından dışa doğru açılmaya zorluyordu. Bu problem de binaya dışarıdan istinat unsurlarının eklenmesiyle çözüldü.
Osmanlı döneminde mimarlar bir binada kayma olup olmadığını anlamak için ya yapımı sırasında elle döndürülebilecek küçük bir dikey sütun eklerlerdi ya da duvardaki 20-30 santimetrlik iki sabit nokta arasına cam yerleştirirlerdi. Sütun artık döndürülemediğinde veya sözkonusu cam çatladığında binada kaymanın belli bir dereceye geldiği anlaşılmış olurdu. Ayasofya’nın üst kat duvarlarında ikinci yöntemin izleri halen görülebilir. Döndürülen sütun ise Topkapı Sarayı’nın harem bölümünde mevcuttur.
İç yüzeyler tuğla üzerine çokrenkli mermer, kırmızı ya da mor porfirler ve yapımında altın kullanılmış mozayiklerle kaplıdır. Bu, geniş payelerin daha ışıklı ve kamufle olmasını da sağlayan bir yöntemdir. 19. yüzyılda restorasyon çalışmaları sırasında bina dıştan Fossati tarafından sarı ve kırmızı renklere boyanmıştır. Ayasofya, Bizans mimarisinin başyapıtı olmakla birlikte, pagan, Ortodoks, Katolik, İslam etkilerinin sentez olduğu bir yapıdır.
Mozaikler [değiştir]
Deisis mozaiğinden bir detay. İsa’nın yüzünün iki yarısı birbirbinden farklı yapılmıştır.
Tonlarca altının kullanıldığı Ayasofya mozaiklerinin yapımında altının yanısıra, gümüş, renkli cam, pişmiş toprak ve renkli mermer gibi taş parçaları kullanılmıştır. 726’da III. Leo’nun tüm ikonaların yok edilmesi emriyle, tüm ikona ve heykeller Ayasofya’dan kaldırılmıştır. Dolayısıyla Ayasofya’da günümüzde görülen, surat tasvirleri içeren mozayiklerin hepsi ikonoklazm dönemi sonrasında yapılan mozayiklerdir. Bununla birlikte Ayasofya’da surat tasviri içermeyen mozaiklerden az bir kısmı 6. yüzyılda yapılan ilk mozaiklerdir. [16]
1453’de kilise camiye dönüştürüldükten sonra insan figürleri içerenlerin bir kısmı ile ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozaikler bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. İstanbul’u ziyaret eden 17. yüzyıl gezginlerinin raporlarından Ayasofya’nın camiye çevrilmesini izleyen ilk yüzyıllarda insan figürü içermeyenler ile içerenlerden bir kısmının sıvayla kaplanmadan bırakılmış oldukları anlaşılmaktadır. Ayasofya mozayilerinin tamamen kapatılması 842’de ya da 18. yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşmiştir. [6]1755’te İstanbul’a gelen Baron De Tott artık tüm mozaiklerin badana altında kalmış olduğunu belirtmiştir.[6]
Sultan Abdülmecit’in isteği üzerine 1847 ile 1849 yılları arasında Ayasofya’da çeşitli restorasyon çalışmaları yapan ve sultandan restorasyon sırasında keşfedilebilecek mozaikleri belgeleme iznini alan Fossati kardeşler, mozaiklerin sıvalarını kaldırıp desenlerini belgelerine kopyaladıktan sonra mozayikleri tekrar kapatmışlardır. Bu belgeler günümüzde kayıptır. Buna karşılık, o yıllarda Alman hükümetince onarım için gönderilen mimar W. Salzenberg bazı mozaiklerin desenlerini de çizmiş ve yayımlamıştır.[6]
Sıvayla kaplı mozaiklerin büyük bir kısmı 1930’larda Byzantine Institute of America adlı kurumun bir ekibi tarafından açılmış ve temizlenmiştir. Ayasofya’nın mozaiklerinin açılması ilk kez 1932’de Byzantine Institute of America kurumunun başındaki Thomas Whittemore tarafından gerçekleştirilmiş olup, ilk gün ışığına çıkarılan mozaik “imparator kapısı” üzerindeki mozaik olmuştur.
Doğudaki yarım kubbe üzerindeki sıvanın bir kısmının bir süre önce düşmesi sayesinde bu yarım kubbeyi örten sıvanın altında mozaiklerin bulunduğu anlaşılmıştır.
Binanın kısımları [değiştir]
Ayasofya mimari yönden incelendiğinde orta nef denilen büyük bir orta mekân, kuzey ve güneyde yer alan iki yan nef, doğu ucunda yer alan absid ve batı kısmında kapıların yer aldığı iç ve dış nartekslerden meydana gelmiştir. 7.500 m2’lik bir yüzölçümüne sahip Ayasofya iki katlı bir yapıdır.[16]
Ayasofya’nın zemin planı: 1. Sıbyan Mektebi 2. Şadırvan 3. Muvakkithane 4. Mütevelliler dairesi (Günümüzde Müze Müdürlüğü’nce kullanılıyor) 5. Şehzadeler Türbesi 6. III. Murad Türbesi 7. II. Selim Türbesi 8. III. Mehmet Türbesi 9. Sebil 10. Mermer sarnıç 11. Türk payanda duvarları 12. Kütüphane 13. Vaftizhane (Günümüzde Sultan Mustafa ve Sultan İbrahim Türbesi) 14. Sebil 15. Minareler 16. Omphalion 17. İkinci Ayasofya kalıntıları 18. Ayasofya Medresesi (günümüzde mevcut değildir) 19. Ayasofya İmareti (günümüzde mevcut değildir) 20. İmaret Kapısı 21. Mihrap 22. Hünkar mahfili 23. Minber 24. Müezzin mahfili 25. IV. Murat’ın yaptırdığı mermer kürsü 26. Bergama’dan getirilen küpler 27. Terleyen sütun 28. Üst kata çıkış rampası 29. Alt kata iniş rampası 30. Hazine dairesi
Alt kat [değiştir]
Narteksler [değiştir]
İç narteks.
Binaya batı kısmındaki, Bizans döneminde atrium denilen avlunun[note 15] bulunduğu kapılardan girilir. Buradaki, dış nartekse açılan ana kapıdan girmeden önce, solda görülen kalıntılar A.M. Schneider tarafından sürdürülen kazılarda ortaya çıkarılmış İkinci Ayasofya’ya ait kalıntılardır.
Ana kapıdan girilen ilk galeri “dış narteks” olarak adlandırılır, “çapraz tonoz” örtülü dokuz birimli bir galeridir. Buradan da iç narteks denilen ikinci galeriye 5 kapı açılır.
İç nartekste tavan mozayiklerle kaplıdır. Mozayiklerden sarı renkte parlayanların yapımında altın kullanılmıştır. Duvarlar çeşitli ülkelerden ve Anadolu’nun çeşitli kentlerinden getirilme dalgalı mermer levhalarla kaplıdır.[15] Bu dalgalı mermer levhalar duvarlara sabitlenmeden önce ikiye kesilmiş ve duvarlara yan yan öyle sabitlenmiştir ki, katlanıp mürekkeplenen bir kağıdın açıldığında gösterdiği gibi, ilginç bir simetri gösterirler. Günümüzde içinde elektrik ampulları olan yağ lambası avizeleri cami dönemine aittir.
İmparator kapısı mozayiği
İç narteksten ana nefe (ana salona) 9 kapı açılır. Ana salona açılan ortadaki ana kapıya, yalnızca imparatora mahsus olduğundan (yalnızca imparator tarafından kullanıldığından) “imparator kapısı” adı verilir. Bu kapının üst kısmındaki duvarda (tympanum) 9. yüzyıldan kalma bir mozayik bulunur. Bu mozayikte ortada İsa, sağ madalyonda Cebrail, sol madalyonda Meryem Ana görülür. Sol alt kısımda görülen sakallı kişi Bizans imparatorlarından VI. Leon’dur. Ortodoksluk geleneğinde en fazla üç kez evlenilebilmesine karşın erkek çocuğunun olabilmesi için dört kez evlenmiştir. Bu yüzden İsa’dan özür diler vaziyette, secde eder şekilde tasvir edilmiştir. İsa’nın elindeki Kitab-ı Mukaddes’te İsa’nın Yuhanna İncili’ndeki bir sözü yazılıdır: “Size selamet olsun! Ben evrenin nuruyum.” İlk kez W. Salzenberg tarafından yayımlanmış olan bu mozayik 18. yüzyıla dek kapatılmamıştır.[6]
Güney nef [değiştir]
Güney nef
Ayasofyanın ana mekanı paye ve sütunlarla üç nefe ayrılmış durumdadır: Orta nef (naos, ana salon) güney nef (ana nefin sağında) ve kuzey nef (ana nefin solunda). Sağdaki güney nefinde de tavan mozayiklerle kaplıdır. Bu mozayiklerde ikonaklazma dönemine özgü semboller göze çarpar. Bunlardan ikisi dört balık ve küçük karelerde yer alan svastika sembolleridir.
Bu güney nefinde I. Mahmut Kütüphanesi bulunur. Kütüphanenin görülebilen odası Osmanlı sultanının namaz kılmadan önce Kur’an okuduğu odadır. Odadaki rahleler sedef işlemeli olup duvarlar İznik fayanslarıyla kaplıdır. Odanın tavan ve zemini orijinal değildir. Odada ayrıca Kuran’ın saklandığı tahta mahfaza bulunur.
Yeşil porfirden sütuna oturtulmuş Bizans sütun başlığı. Yanda kime ait olduğu bilinmeyen bir el izi bulunmaktadır.
Nefin doğu ucuna doğru soldaki duvarda üzerinde iki yunusu ve Poseidon’un trident olarak bilinen yabasını içeren bir taş işlemesi görülür. Bu, Bizans rahiplerinin, Hıristiyan olmalarına rağmen, bir pagan ilaha ait unsuru kiliseye sokabilecek derecede eski Yunan kültürü etkisi altında kalmış olmalarını gösteren bir örnek olarak değerlendirilebilir.
Nefin doğu ucunda üç çeşit sütun görülür. Bunlardan kırmızı porfir taşından yapılma olanları Mısır’dan getirilmiştir. Yeşil olanları ise Yunanistan’dan getirilmiştir. Binada kullanılan beyaz mermerlerin kökeni genellikle Marmara Adası’ndaki mermer ocaklarıdır. Batı dillerindeki mermer sözcüğünün kökeni “Marmara”dır. Ayasofya’da toplam 107 sütun bulunmaktadır, bunlardan 40’ı alt katta, 67’si üst kattadır. [16] Bu sütunların hemen hemen hepsi yekpare (monolit) olup, Ayasofya’dan da eskidirler, çünkü imparatorluk topraklarındaki eski tapınaklardan getirilmişlerdir. Ayasofya’nın en büyük sütunlarının uzunlukları 20 m. civarında, kalınlıklarının yarıçapı ise 1,5 m.’dir. En ağırları 70 ton ağırlığındadır. Sütun başlıkları Bizans stili gösterirler; sütun başlıklarından bazılarında küçük bir daire ve harflerden oluşan Jüstinyenin arması görülür. Bu nefin doğu ucundaki yeşil sütunun yanındaki duvarda bir el izi bulunur, kime ait olduğu bilinmeyen bu el izi hakkında çeşitli rivayetler bulunmaktadır.
Omphalion ve müezzin mahfili [değiştir]
Güney neften mihraba geçilirken, zeminden yaklaşık 3 m. kadar yükselen, balkonu andıran mermerden yapılma bir yapı göze çarpar. Bu, Osmanlı döneminde yapılmış, Ayasofya cami iken her yıl İslam peygamberi Muhammed’in doğum gününde (mevlit kandilinde) mevlit okunan müezzin mahfilidir.
Mahfilin hemen yanında zeminde, girilmemesi için kenarları çitle çevrilmiş kare biçimli bir alan göze çarpar. Burası bilinmeyen bir nedenle Bizanslılar’ca dünyanın merkezi olarak kabul edilirdi. Yunanca’da “Yer’in Göbeği ” anlamında, omphalion (Delf’te omphalos)olarak adlandırılan ve Bizanslılar’ca kutsal sayılan bu yerde kimilerine göre Ayasofya’nın inşa edilmesinden önce bir tapınak bulunmaktaydı. Kimilerine göre bu yer “ley hatları”nın [note 16]bir kavşak noktasıydı.
Kutsallığından ötürü Bizans imparatorlarının taç giyme törenleri de burada yapılmaktaydı. Tören sırasında siyasi ve dinî otoriteleri temsil eden kişilerin her birinin durması gereken konumlar bu kare biçimli alan içine daireler oluşturacak biçimde döşenmiş renkli taşlarla belirlenmiştir. Daireleri oluşturan taşlarda kırmızı, sarı, yeşil, turuncu ve gri renkler göze çarpmaktadır. Toplam sayıları 16 olan bu dairelerden en büyüğü ortadaki olup, muhtemelen imparatorun duracağı yeri gösteren dairedir. [note 17]
Absid ve mihrap [değiştir]
Minber
Binanın doğu kısmının ucu dışarı taşkın durumda olup, üstü yarım kubbeyle örtülü bir absidle [note 18]son bulur. Üçüncü Ayasofya, diğer eski Ortodoks kiliseleri gibi, geleneksel olarak Kudüs’e yönelik olarak inşa edilmiştir ve diğer eski Ortodoks kiliselerinde olduğu gibi absidinin ekseni inşa edildiğinde tam olarak Kudüs yönünü göstermekteydi.
Absid.Üsteki mozayik ve ortadaki pencereler Kudüs yönünü gösterir. Altta hafifçe sağda mihrabın üst kısmı görülmektedir.
İstanbul’a nazaran Kudüs yönü ile Mekke yönü arasında pek büyük olmayan (birkaç derecelik) bir fark bulunmaktadır. Bu yüzden İstanbul’da camiye çevrilen kiliselerde kıble yönünü göstermek üzere kilisenin absidi içine yapılan mihrap absidin iyice sağına inşa edilirdi. Fakat Ayasofya’da mihrap absidin çok sağına değil, hafifçe sağına inşa edilmiştir. Çünkü Ayasofya binası tam olarak olması gereken yönde değildir, yani hafifçe Mekke yönüne doğru bir kayma göstermektedir. Bu bir yapım hatası olamayacağına göre, binanın zaman içerisinde, tektonik hareketlerden dolayı hafifçe bir kayma geçirmiş olması düşünülebilir. Cebrail’in parmağıyla Ayasofya’yı çevirdiğine ilişkin olarak çıkarılmış söylentiler bu husustan kaynaklanmıştır.
Absidin en üst kısmında, 9. yüzyıla tarihlenen, kucağında çocuğu İsa’yı taşıyan, taht üzerinde tasvir edilmiş bir Meryem Ana mozayiği yer alır. Bunun sağında aynı yüzyılda yapılmış, Cebrail’i tasvir eden bir mozayik bulunur. Meryem Ana mozayiğinin solunda ise, bir deprem sırasında düşmüş bir başka melek mozayiği, muhtemelen Mikail’i tasvir eden bulunmaktaydı.
Mihrabın her iki yanında 16. yy.’da Kanuni Sultan Süleyman fethettiği Macaristan’daki bir kiliseden getirttiği iki dev kandil bulunmaktadır. Absidde Bizans döneminde yıkılan pencerelerin yerini Osmanlı döneminde renkli camdan yapılma (vitray), ayetlerle süslü pencereler almıştır. Absid çevresinde Osmanlı döneminde eklenen yapılar yoğunluk kazanmaktadır. Örneğin absidin sağında mermerden yapılma minber, solunda Osmanlı sultanının namaz kıldığı hünkar mahfili yer alır. Osmanlı sultanı mahfile özel olarak yapılmış bir galeriden ulaşmaktaydı.
Absid duvarlarında Kuran ayetlerini içeren çerçeveler ve içine Allah, Muhammed, dört halife ve Halife Ali’nin oğulları Hasan ve Hüseyin’in isimleri yazılı olan sekiz yeşil daire bulunur. Bu dairelerin tahtadan yapılma çok daha büyükleri de ana nefin (ana salonun) iç mekanını kuşatacak şekilde asılmışlardır. İsimler her biri 7,5 m. yarıçapında olan bu 8 dev panoya hat sanatı tarzında yazılmıştır. Bunlar Kazasker İzzed Efendi’nin (1801–1877) eserleridir. 1930′lu yıllarda restorasyon çalışmaları sırasında yerlerinden indirilen bu panolar 1951’de A. Menderes tarafından yeniden yerlerine koydurulmuştur. [35]
Orta nef [değiştir]
Orta nef. Tam karşıda pencerelerin bulunduğu kilisenin absidi görülmektedir. Absid içinde, aşağıda caminin mihrabı görülmektedir.Solda hünkar mahfili görülmektedir. Sağda, altta ise müezzin mahfili denilen cami döneminde mevlit okunan balkon görülmektedir.
Orta nef ya da iç mekan karmaşık bir yapıya sahiptir. 100 x 70 m. ölçüsündeki binanın [36] 74.67 x 69.80 m. ölçüsündeki [15]orta nefinin (ana salonun) ortasında ağırlığı dört paye (ayak) üzerine oturtulmuş, payelere geçişin pandantiflerle sağlandığı bir ana kubbe yer alır. Ayasofya’nın devrim niteliği taşıyan kubbesi birçok sanat tarihçisinin, mimarın mühendisin özel ilgisini çekmiştir. Daireden dikdörtgene geçiş içbükey üçgen pandantiflerle sağlanır. Bu tür yapılarda daha önce kullanılmamış bu pandantifler estetik bakımdan şık bir şekilde, daireden, yani kubbeden payelerce oluşturulan kare biçimine, hatta yarım kubbeler de sisteme dahil sayılırsa, dikdörtgen biçimine geçişi sağlarlar. Böylece, kubbe pandantifler vasıtasıyla dört büyük kemer üzerine oturur. Bu kemerler de Osmanlı döneminde Mimar Sinan’ın talimatlarıyla istinat duvarlarıyla desteklenmiştir.
Tarih boyunca tamirat gördüğünden kubbe dairesel düzgünlüğünü kaybetmiş ve elips biçimine yaklaşmıştır. Bu yüzden farklı uzunlukta iki yarıçapı vardır. 55.60 m. yüksekliğinde ve içten 30.80 – 32.6 m.[3] çaplarındaki ana kubbenin ağırlığı doğu ve batısındaki iki yarım kubbeyle hafifletilmiştir. Ana kubbenin güney ve kuzeyde yarattığı baskı ise payandalarla karşılanmıştır. Bir şemsiyenin telleri gibi, kubbenin tepesinden başlayıp kubbe pencereleri arasından geçerek pandantiflere inen 40 kaburga, kubbenin ağırlığının payelere aktarılmasında önemli bir rol oynar. Binanın ağırlığını 40′ı aşağıda, 67’si üst katta olan 107 sütun taşımaktadır. Bu sütunların bir kısmı orta nefin her iki yanında, iki katlı bir dizi oluştururlar. Orta nefin kuzey kenarını oluşturan çift katlı sütun dizisinin üzerindeki duvarda (tympanon) Ortodoks Kilisesi patriklerinin mozayikleri bulunur. Bunlar çok yüksekte olduklarından dürbünsüz pek iyi görülemezler. Ana mekan, duvarlardaki ve kubbedeki pencerelerden ışık alır.
Mozayiklerle kaplı ana kubbenin ortasında Bizans döneminde İsa’yı tasvir eden bir mozayiğin [note 19] yer aldığı bilinmektedir. Kilise camiye çevrildiğinde diğer insan figürlü mozayiklerin sıvayla kaplanmasına karşın bu mozayik 17. yüzyıl ortalarına açık bırakılmış, 17. yüzyıl ortalarında Kazasker Mustafa İzzet efendi tarafından üzerine “Allahü Nurüssemavat…” diye başlayan ayetin işlendiği bir sıvayla kapatılmıştır. Bununla birlikte mozayiğin 1894 depreminde düşmüş olduğu da iddia edilmektedir.
Ana kubbede hem kubbenin ağırlığını azaltmak, hem de ana mekanın aydınlanmasını sağlamak üzere 40 pencere açılmıştır. Kubbenin mozayiklerini onarmak üzere kurulan 60 ton ağırlığındaki metalik iskele onarım çalışmalarının sürmesi nedeniyle henüz kaldırılamamış olup, kubbenin tümüyle görülmesini engellemektedir. [note 20]
Kubbenin zemine izdüşümü olan çember araştırıldığında, zeminde taşa 40 adet haçın bir çember oluşturacak şekilde kazınmış olduğu görülür. Bu haçların hiçbir sembolik değeri yoktur, mimari bir yöntemin uygulanması için bazı noktaların kesişen iki çizgiyle işaretlenmesinden ibarettir. Bir yapıya kubbe inşa edilmeden önce zemine, inşa edilecek kubbenin çemberi işaretlenir ve daha sonra bu noktalara çekül tutularak kubbe inşa edilir. Bu mimari yöntem günümüzde de uygulanmaktadır; tek fark artık çekül yerine lazerin kullanılmasıdır.
Kerubi ya da Seraphim fresklerinden biri
Kubbeden payelere geçişi sağlayan dört pandantif üzerinde Hıristiyan melekler hiyerarşisindeki bir melek sınıfını tasvir eden freskler bulunmaktadır. Bunların Kerubi melekleri mi, yoksa Seraphim melekleri mi oldukları konusu kesinlik kazanmamıştır. Bizans’ın erken devirlerinde bunların mozayik olduğu belirtilir, tahrip olduklarında freske çevrilmiş oldukları düşünülmektedir. Üzerleri Osmanlı döneminde hiç kapatılmamış, yalnızca yüzlerine altın yaldızla kaplı oval bir yıldız yerleştirilmiştir. Bu 6 kanata sahip melek fresklerinden ikisinin birkaç yıl önce restore edilmiş olmasına karşın, yağmurun sızması nedeniyle yeniden tahrip oldukları görülmektedir. Bu tahribatın nedeni Bizanslılar’ın yapıda dere kumu yerine deniz kumu kullanmış olmalarıdır. Zira deniz kumu inşaatte kullanılmadan önce suyla yıkansa da, bir miktar tuzu bünyesinde tutmakta ve kumun yapıda kullanılmasından sonra bu tuz, yağmur sularını çekici ve emici bir işlev görmektedir. (Bu tahribat özellikle üst kattaki tavan mozayiklerinde etkili olmuştur.)
“Terleyen sütun”daki dilek yeri
Orta nefin iç nartekse yakın kısmında helenistik dönemden kalma (M.Ö. 4. yy.), bektaşi taşından (İng. alabaster) yapılma iki büyük küp bulunmaktadır. Bunlar III. Murad döneminde Bergama’da bulunmuş, Ayasofya’ya getirilerek su içme gereksinimlerini karşılamak üzere kullanılmıştır. Küplerden büyük olanı 1200 litrelik bir kapasiteye sahiptir.
Duvarlardaki boş taş çerçevelerde Bizans döneminde ikonalar bulunmaktaydı. Orta nefte iç nartekse paralel olarak uzanan iki küçük tünelde Ayasofya’nın en eski mozayikleri bulunur. Bunlardan birinde ilk Hıristiyanların kullandıkları, Yunan alfabesinin beş harfini içeren sekiz dilimli daire sembolü bulunur.
Kuzey nefi [değiştir]
Kuzey nefinde ziyaretçilerin ilgisini çeken tek şey, nefin batı ucunda bulunan, beyaz mermerden yapılma kare biçimli sütundur. “Terleyen sütun” olarak adladırılan ve hakkında kaynaksız sayısız rivayet bulunan bu sütun, günümüzde dilek dileme yeri durumuna gelmiştir. Dilek dilemek isteyenler elinin başparmağını sütundaki deliğe sokup eliyle bir daire çizerler. Delik günümüzde sütuna geçirilmiş bronz bir plakanın ortasında yer almaktadır.
Çıkış [değiştir]
Çıkış mozayiği. Jüstinyen, Meryem Ana ve Büyük Konstantin
Üst kata çıkılmayıp binadan dışarı çıkılmak istendiğinde iç narteksin güney ucundaki kapıdan çıkılır. Bu çıkış kapısının üzerine yerleştirilmiş bir ayna oraya, çıkış yönünde ilerleyen ziyaretçileri, arkalarında kaldığından göremedikleri bir mozayiğin daha bulunduğu konusunda uyarmak üzere yerleştirilmiştir. 10. yüzyıldan kalma bu mozayik, Fossati tarafından 1849′da keşfedilip tekrar kapatılmış, 1933-1934 yıllarında Byzantine Institute of America kurumundan Thomas Whittemore tarafından temizlenmiştir. Mozayikte ortada çocuğuyla birlikte Meryem Ana yer alır. Meryem Ana değerli taşlarla süslü bir tahttadır. Koyu lacivert bir kaphoriun giyen Meryem Ana’nın başörtüsünün kenarlarında altın yaldızlı bir şerit, alnında ve omuzlarında da altın yaldızlı haç bulunmaktadır. Olgun bir insanın yüz hatlarıyla tasvir edilen “çocuk İsa” sağ eliyle vaftiz işareti yapmakta ve sol elinde “malik olma”yı simgeleyen bir rulo tutmaktadır. Solda Üçüncü Ayasofya’yı inşa ettiren Jüstinyen Meryem Ana’ya Ayasofya’nın bir maketini sunar halde tasvir edilmiştir. Bu Ayasofya maketinde kubbenin üzerinde bir haç bulunduğu görülmektedir. Sağda ise Konstantinopolis’in kurususu sayılan Roma imparatoru Büyük Konstantin Meryem Ana’ya surlarla çevrili Konstantinopolis’in bir maketini sunar halde tasvir edilmiştir. Adı Bizans alfabesiyle yukarıdan aşağı doğru yazılmıştır. Meryem Ana’nın tahtının zeminini oluşturan mozayik taşlarının yapımında gümüş kullanılmıştır.
Çıkışta yer alan, artık kapatılamayan bronz kapı, Dünya’nın en eski kapılarından biri sayılmaktadır. M.Ö. II. yüzyıla ait bu kapı Ayasofya’ya Tarsus’taki bir tapınaktan getirilmiştir. Ayasofya’nın zemini Bizans dönemindeki bir depremden sonra bir miktar (30-35 cm.) yükseltilmek zorunda kalınmıştır. Bu yüzden bu kapı iptal edilerek yerine yenisi yapılmış, fakat eski kapı başka yere götürülmeyerek orada bırakılmıştır. Bu sayede kapının alt kısmında Ayasofya’nın 6. yüzyıla ait zemini görülebilmektedir.
Üst kat [değiştir]
İmparatoriçe locası
Cennet ve cehennem kapısı
II. Komnenos ve eşi
Zoe ve eşi
Absiddeki Meryem Ana
Üst kata alt kattaki iç narteksin batı ucunda yer alan bir kapıdan geçilerek, irili ufaklı taşlarla “arnavut kaldırımı” tarzında döşenmiş bir rampadan çıkılır. Sarmal bir biçimdeki rampa 7 halka yaparak üst kata ulaşır. Bu rampa imparatoriçenin tahtıyla sarsılmadan taşınmasına merdiven basamaklarına kıyasla büyük bir kolaylık sağlamaktaydı. Rampa duvarlarında yer yer eski tuğla kemerler görülür. Bizans döneminde de Osmanlı döneminde de üst kat daima kadınlara ayrılmıştı. Üst katta da alt katta olduğu gibi,|250px güney (sağda) ve kuzey nefleri bulunur. Bu iki nef birlikte bir “at nalı” biçimini oluştururlar. Güney üst nefine sağda yer alan (alt kattaki narteksin üzerinde bulunan) bir galeriden geçilerek ulaşılır.
Güney üst nefi (tribünü) [değiştir]
Güney üst nefi
Törenleri izlemek üzere Ayasofya’ya gelen imparatoriçe, üst kata çıkarılır, törenleri maiyetindekilerle birlikte, üst katın güney nefindeki “imparatoriçe locası”ndan izlerdi. İmparatoriçe locasından günümüze ulaşan kısımlar mermer başlıklı iki küçük yeşil porfirden yapılma sütun ve zemindeki, imparatoriçenin tahtının konacağı yeri göstermek üzere yerleştirilmiş dairesel yeşil porfir taşından oluşur. Bu yeşil daire, omphalion’daki daireler gibi yapılmıştır. Buradan binanın alt katı ve iç mekanına hakim bir bakış açısı elde edilebilmektedir.
Üst katın neflerinde tavanı kaplayan, insan figürü içermeyen mozayikler Osmanlı döneminde yağmur suyundan tahrip olduğundan, 19. yüzyılda Osmanlı sultanı Abdülmecit bunları onarılmasını emretmişti. Fakat mozayik sanatı 19. yüzyılda unutulmuş bir sanat durumuna geldiğinden İtalyan Fossati kardeşler sultana bunları onaramayacaklarını belirtip, başka bir çözüm önerisinde bulundular: Çok tahrip olan mozayikler sıvayla kaplandı ve altta kalan mozayik motifleri bu sıva üzerine resmedildi. Bazı sütunların üst kısımlarındaki kemerlerde sıvayla kaplanmamış mozayikler halen görülebilir durumdadır. Fakat yer yer nemden dolayı orijinal renklerini kaybetmişlerdir. Ayrıca yer yer dökülen veya altta mozayik olup olmadığı anlaşılmak üzere kasten açılmış sıvalar altından da eski mozayikler görülebilmektedir. Fossati kardeşlerin üst kattaki tavan mozayiklerini kaplamadan önce tüm mozayiklerin kopyalarını kağıtlara çıkardıkları bilinmekteyse de, yanlarında götürdükleri bu kağıtların günümüzde nerede oldukları bilinmemektedir.
İmparatoriçe locasının az ilerisinde, üzerlerindeki anahtar kabartmalarından dolayı “cennet ve cehennem kapısı” olarak adlandırılan, vaktiyle bir kapı içerdiği sanılan, duvarlara sabitlenmiş iki mermer blok görülür. Bu bloklar üzerinde yaşam ağacı, balık gibi semboller içeren küçük kabartmalar bulunur. Kilise temsilcileri synod [note 21]adı verilen toplantıların yapılacağı odaya gitmek üzere bu kapıdan geçerlerdi.
Deisis
Buradan geçildikten sonra sağ tarafta yer alan duvarda, 12. yüzyıldan kalma (1261′de yapıldığı sanılan), “deisis” (’Δέησις’)olarak adlandırılan, İsa’nın Kıyamet Günü insanlık için Tanrı’dan niyaz dilemesini simgeleyen bir mozayik bulunur. Alt kısmı yok olmuş bu büyük mozayikte ortada İsa, sağda Vaftizci Yahya, solda ise Meryem Ana görülür. İsa’nın sağ eli, alt kattaki iç nartekste yer alan mozayikte de görüldüğü gibi, “vaftiz işareti” denilen bir halde tasvir edilmiştir (baş parmağın ucu “kalbe giden yol”la ilişkilendirilen yüzük parmağına temas eder haldedir). Bu mozayiğin muhtemelen diğer çeşitli Ortodoks kiliselerinde taklit edilmeye çalışılan bir özelliği, İsa’nın yüzünün sağ ve sol yarılarının birbirlerinden farklı olarak tasvir edilmiş olmasıdır. Bu fark, sağ ve sol gözlerde de görülür. Bir yapım hatası olmayan bu özellik, Leonardo da Vinci’nin ünlü eserinde de görülmekle birlikte, Ayasofya’daki bu mozayik 12. yüzyılda yapılmış olduğundan Vinci’nin eserinden daha eskidir. Mozayiği yapan sanatçı İsa’nın yüz kısmına öyle bir özellik kazandırmıştır ki, mozayikten Kudüs yönüne doğru 10-15 metre kadar yürünerek geri dönüp bakıldığında hem İsa’nın yüzünün iki yarısı simetrik hale gelir, hem de İsa’nın gözleri o konumdaki kişiye bakar bir vaziyet alır. Bu mozayik Bizans resim sanatında rönesansın başlangıcı olarak ele alınır. Üst katın bu kısmında sağda, zeminde Venedik Cumhuriyeti’nin kör hükümdarı Dandolos’un mezarı yer alır.
Güney üst nefinin doğu ucunda, sağda binanın eğrilmeye maruz kalışının açık bir göstergesi olan, Piza kulesi gibi eğrilmiş bir sütun bulunur. Solda ise yine alt kısımları tahrip edilmiş iki mozayik yer alır. 1122′de yapılmış olan ilk mozayikte ortada çocuğuyla Meryam Ana, solda, elinde bir para kesesi tutan Bizans imparatoru II. Ioannes (Johannes) Komnenos, sağda eşi İren görülür. Mozayiğin 90 derece açı yaparak yan duvarda (payede) devam eden kısmında imparatorun veremden ölen oğlu Aleksios tasvir edilmektedir. İmparator ve eşi oğulllarının genç yaşta ölmesinden sonra çocuklar için ücretsiz bir hastanenin açılmasını finanse etmişlerdir.
11. yüzyıldan kalma diğer mozayikte ortada İsa yer alır. Bizans mozayik sanatında genellikle, İsa baştaki haleye bir haç iliştirilerek tasvir edilir ve ayrıca mozayiklere kimlikleri açıklayıcı yazılar eklenir. Bu bakımdan Bizans mozayiklerinde kimliklerin teşhis edilmesinde zorluk çekilmez. Mozayikte sağda imparatoriçe Zoe yer alır. Zoe, kocalarının ölümünden dolayı üç kez evlenmiş ve üç imparatora eşlik etmiştir. Her evlenişinde mozayikteki imparatoru ve adını değiştirmek gerektiğinden, sanatçı mozayikteki imparatorun vücudunu tümüyle değiştirmek yerine yerine yalnızca kafayı ve kim olduğunu açıklayan yazıyı değiştirmek yoluna gitmiştir. Bu yüzden mozayikte imparatorun kafasının ve adının çevresinde kazınma izleri görülmektedir. Mozayikteki son kocası imparator IX. Konstantinos Monomakhos’tur. O da elinde bir para kesesi tutar halde tasvir edilmiştir.
Bu mozayiğin solundaki girintide yer alan, süslemeli tarzda boşluklar açılarak oyulmuş mermer blokun üzerinden bakıldığında, tam karşıda, absidin üst kısmı ile yarım kubbe arasındaki kemerde görülen, bir kanadın alt ucunu ve ayak kısmını gösteren mozayik parçaları vaktiyle burada bir melek[note 22] mozayiğinin bulunduğu izlenimini vermektedir. Muhtemelen bir deprem sırasında düşmüş olmalıdır. Mermer bloktan hafifçe sağa doğru bakıldığında ise absidin üst kısmında yer alan, kucağında çocuğunu taşıyan Meryem Ana mozayiği alt kattan görülme derecesine kıyasla daha iyi ve daha yakından görülebilmektedir. 9. yüzyıla tarihlenen, Meryem Ana’yı taht üzerinde tasvir eden bu mozayikte, tahtın üzerindeki minderlerde pik (maça) sembolleri bulunur. İsa’nın giysisinin sarı renkte parlayan mozayik taşlarının yapımında altın, beyaz renkte parlayan kısımlarının yapımında gümüş kullanılmıştır.
Kuzey üst nefi [değiştir]
Cebrail mozayiği
Kuzey üst nefinde günümüzde Ayasofya’nın mozayiklerinin ve çeşitli kısımlarının büyük boy fotoğrafları sergilenmektedir. Bu nefin sağ tarafında kuytuda kalan bir duvarda imparator Aleksandros’un (912-913) mozayiği bulunur. Mozayik Ernest J. W. Underwood gözetiminde Bizans Enstitüsü tarafından temizlenmiştir. [37] İmparator Aleksandros’un eşcinsel olduğu ve özel yaşamına önem verebilmesi için imparatorluğun yönetimini kardeşi VI. Leon’a bıraktığı belirtilir.
Nefin doğu ucundaki bitiminde, solda aşağı kata iniş rampası bulunur, sağda ise, güney nefinin ucundaki girintinin simetriği tarzında bir girinti yer alır. Buradan bakıldığında tam karşıda, absidin üst kısmı ile yarım kubbe arasındaki kemerde Cebrail’i tasvir eden mozaik görülür. Mozayik buradan, alt kattan görülme derecesine kıyasla daha iyi ve daha yakından görülebilmektedir. 9. yüzyıla tarihlenen bu mozaikte kanatlarıyla tasvir edilmiş başmeleklerden Cebrail, sol elinde bir küre tutar halde tasvir edilmiştir. Bu kürenin dünyayı temsil ettiği sanılmaktadır. Fakat mozaiğin dünyanın yuvarlak olduğunun bilinmediği 9. yüzyılda yapılmış olduğu gözönüne alınırsa, sanatçının hangi bilgiye dayanarak dünyayı yuvarlak temsil etmiş olması düşündürücü, ilginç bir konu oluşturmaktadır.
Absiddeki Meryem Ana mozaiği buradan da görülmektedir. Bu mozaiğin öteki nefin bitimindeki girintiden görülmesine kıyasla buradan görülmesinin tek farkı, buradan Meryem Ana ve İsa’nın bakışlarının düşmüş olduğu sanılan melek mozaiğine yönelmiş olduklarının farkedilebilmesidir.
Avlu [değiştir]
Şadırvan
Alt kattaki çıkış kapısından avluya çıkıldığında görünen, erkeklerin abdest gereksinimini karşılamak üzere inşa edilmiş şadırvan, I. Mahmut döneminde eklenmiştir. Sol taraftaki kapı türbelere açılır. Ayasofya Müzesi’ne ait türbeler, II. Selim’in, III. Murat’ın , III. Mehmed’in, sultan Mustafa’nın, sultan İbrahim’in ve şehzadelerin türbeleridir. Fakat türbeler genellikle ziyarete kapalı tutulmaktadır. Ayrıca, genellikle konserlerde açılan Aya İrini Müzesi de Ayasofya Müdürlüğü’ne bağlıdır. Avlu’daki hem taş hem tuğla kullanılarak inşa edilmiş yapı ise Osmanlı döneminde eklenmiş, çocukların Kuran eğitimi için kullanılmış Sıbyan Mektebi’dir. Avluyu çevreleyen diğer binalar müze müdürlüğünün personelince çalışma amaçlı kullanılmaktadır.
Fotoğraf galerisi [değiştir]
|
Bergama’dan getirilen küplerden büyük olanı |
Üst kattaki eğik sütun |
Kubbe ve iskele |
Mihrap ve iki kandil |
|
Güney nefi (alt kat) duvar kaplamaları ve mozayikleri |
Güney nefi (üst kat) mozayikleri |
Tarsus kökenli bronz kapı |
Henricus Dandolo’nun mezarı |
|
Sultan Mahfili |
İmparator Kapısı |
Kabeyi temsil eden kırık fayanslar |
İznik fayansları |
|
Vikinglerden kaldığı sanılan runik yazılar |
Patrik mozayiklerinden biri |
1865-1870 erken stereo kartta Ayasofya Camii ve ahşap evler |
|
Konya’nın ilçe ve köyleri:
Ara 13th
Konya’nın ilçe ve köyleri:
Konya ili, Türkiye’nin İç Anadolu Bölgesinde yer alan, etrafı Ankara, Eskişehir, Afyon, Isparta, Antalya, Karaman, Mersin, Niğde ve Aksaray illeriyle çevrili Türkiye‘nin yüzölçümü en büyük ilidir.
İle adını veren Konya şehrinin isminin Kutsal Tasvir anlamındaki “İkon” sözcüğüne bağlı olduğu iddia edilir. Mitolojide bu konuda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bu hikâyelerden birinde anlatıldığı üzere, kente dadanan ejderhayı öldüren kişiye şükran ifadesi olarak bir anıt yapılır ve üzerine de olayı anlatan bir resim çizilir. Bu anıta verilen isim, İkonion dur. İkonion adı, zamanla İcconium’a dönüşür.
Roma döneminde İmparator adlarıyla değişen yeni adlar alır. Bizans kaynaklarında Tokonion olarak geçen şehre ve bölgeye verilen diğer isimler şöyledir: Ycconium, Conium, Stancona, Conia, Cogne, Cogna, Konien, Konia… Arapların Kuniya dedikleri Konya, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bir daha değişmeyerek günümüze kadar gelen ismine kavuşmuştur.
karasal iklim hüküm sürer yazları kuru ve sıcak kışları soğuk ve yağışlıdır. gece – gündüz arası sıcaklık farkı yazın 16-22 derece arasındadır.baharları ve kışları nemden dolayı bu fark 9-12 dereceye kadar düşer. kar ortalama 3 ay yerde kalır . çevresindeki sıcak – soğuk hava merkezlerinden çok etkilenir. iç anadolunun en güney bölgesinde yar almasına rağmen diğer içanadolu şehirlerinden daha serin veya daha soğuk olur.sebebi ise orta torosların deniz etkisini tamamen önlemesidir.konya 1. jeolojik zamanda anadoludaki tetis denizinin yükselerek yok olması nedeniyle tam bir deniz tabanı ovasına dönüşmüştür, düzlüğün asıl nedeni budur.ilkbaharda konveksiyonel(kırkikindi) yağışlar sıklıkla görülür en yağışlı ay nisan ve mayıstır. konya ikliminin diğer bir özelliği ise yazların çok geç başlaması kışların da çok geç bitmesidir.step ikliminin özelliği olan yaz kuraklığı türkiyedeki en kaliteli buğdayların yetişmesine neden olmuştur. baharda nem ve yağmurla yeşeren otlar yazın yerini kuruluk ve sıcaktan dolayı sarıya boyar. türkiyede sis yoğunluğu ve sis li gün sayısı en fazla olan il konyadır.nedeni ise konya ovasının bir çanak şeklinde bulunmasıdır.uzun zamanlarda ölçülen en düşük sıcaklık – 29 derece ; en yüksek sıcaklık ise 41 derecedir.en çok kar yağan ay şubat en soğuk ay ocaktır.en sıcak ay temmuz ve ağustosdur. diğer bir özellik ise yaz akşamları çevresinde bulunan dağlardaki yüksek basınç alanlarından; ovada bulunan alçak basın alanlarına esen rüzgardır.günlük sıcaklık farkının en belirgin özelliği de budur.ocak ayı sıcaklık oratalamas -0.5 ; temmuz ayı sıcaklık ortalaması ise 23 derecedir.türkiyenin en az yağış alan ili konyadır.
Karayoluyla, Ankaraya 3, Eskişehire 5, İstanbul’a 9, Adana’ya 4 saat uzaklıktadır. Ayrıca yapılmakta olan hızlı trenlerle bu saatler daha kısa olacaktır. İstanbul’dan başlayan tarihi Hicaz demiryolu hattı şehir merkezinden geçmektedir. Günümüzde demiryolu ulaşımı bu hattan sağlanmaktadır. İstanbul- Konya uçak seferleri de buradaki havaalanından sağlanmaktadır.
Konya, etliekmeği ile ünlüdür.Fırın kebabı da meşhurdur. Sac arası denilen bir tür hamur işi yiyecek ve düğün pilavı da yeme içme kültüründe özel bir yer tutar. Genel itibarla Konya mutfağı et yemekleri ve hamur işleri ile meşhurdur.Konya sadece yemekler ile değil kültürü ile meşhur bir ilimizdir fakat ne yaparsın eklememişler.
Konya’da, Selçuk Üniversitesi eğitim vermektedir.
Türkiye Bank Asya 1.Lig’inde mücadele eden Konyaspor, Konya şehrini temsil etmektedir. Ayrıca Selçuk Üniversitesi’nin basketbol takımı da Türkiye Basketbol 2.liginde Konya’yı temsil etmektedir.
. Konya, Türkiye‘deki en eski yerleşim birimlerinden biridir. Konya’da yerleşimin Prehistorik (Tarih öncesi) çağdan başladığı görülmektedir. Konya’nın merkezinde yer alan ve aynı zamanda bir Konya Ovası olan, Anadolu Selçuklu sultanı II. Alaeddin Keykubad‘a nisbetle Alaaddin Tepesi adı verilen suni tepe ve çevresinde yapılan araştırmalar sonucu, Prehistorik çağ içinde gerek Neolitik (Cilalı Taş Devri) ve Kalkolitik ve gerekse Erken Bronz Çağlarına ait kültürel bulgulara rastlanmıştır.
Yine Prehistorik çağa ait höyüklerden, merkeze 15 km mesafede yer alan ve Konya’nın bugünkü merkez Harmancık mahallesinde yer alan Karahöyük ve Konya Ovası üzerinde, bulunmuş en eski ve en gelişmiş Neolitik devir yerleşim merkezi olan Çatalhöyük bulunmaktadır.
Anadolu ve Suriye topraklarında büyük bir imparatorluk kuran Hititler Konya’ya da hakim olmuşlardır. Hititler’den sonra Frigler‘in egemenliğine giren Konya (Kavania) daha sonra Lidyalılar, Persler ve Büyük İskender‘in istilalarına uğramıştır. Sonraları Anadolu‘da Roma hakimiyeti sağlanınca Konya İconium olarak varlığını korumuştur.
Önemini Roma ve Bizans dönemleri boyunca korumuş olan şehir, Hristiyanlığın ilk yıllarında dini bir merkez hüviyeti de kazanmıştır. Aziz Paul Anadoludaki dinî seyahatleri sırasında Konya’ya da uğramıştır.
İslamiyetin doğuşuyla beraber Doğu Roma İmparatorluğu aleyhine büyüyen İslam Devleti, İstanbul’u hedef alan harekatları sırasında Konya üzerine de akınlar düzenlemişlerdir. Anadolu‘da ve Konya çevresinde ilk İslami oluşumlar bu devirde ortaya çıkmıştır.
1071 senesinde Malazgirt Ovası’nda yapılan Malazgirt Savaşı‘ndan önce Anadolu üzerine keşif harekatları düzenleyen ve Anadolu’yu tanıyan Büyük Selçuklular, bu savaş sonucu Anadolu’nun büyük bir kısmı ile beraber Konya’yı da, ele geçirmişler ve bölgedeki uzun Bizans hakimiyetine son vermişlerdir.
Süleyman Şah 1076 tarihinde Konya’yı Anadolu Selçukluları‘nın başkenti yapmış, bilahare başkent 1080 tarihinde İznik‘e nakledilmiştir. İlk haçlı seferi sırasında İznik şehri tekrar Bizans’ın eline geçmiş, sultan I. Kılıçarslan da 1097 tarihinde başşehri tekrar Konya’ya taşımıştır. Bu tarihten 1277 tarihine kadar Konya aralıksız Anadolu Selçuklu Devleti‘nin başkenti olmuştur.
Karamanoğlu Mehmet Bey Konya’yı 1277 yılında beyliğine katmış ve Anadolu Selçuklu Devleti’ne son vermiştir. Konya şehrini Karamanoğulları topraklarına katmış ve beyliğinin başkenti yapmıştır. Tam 16 kez Osmanoğulları ve Karamanoğluları arasında el değiştirmiştir.
Şehir 1442 tarihinde Osmanlı egemenliğine geçmiştir. Sultan II. Murad Konya’yı zaptederek Karamanoğlu hakimiyetine son vermiştir.
39.000 km2‘lik yüzölçümü ile Türkiye’nin en geniş ili olan ve Orta Anadolu yaylası üzerinde Ankara, Aksaray, Niğde, İçel, Karaman, Antalya, Isparta, Afyon ve Eskişehir illeri ile komşu olan Konya, 36° 22′ ve 39° 08′ kuzey paralelleri ile 31° 14′ ve 34° 05′ doğu meridyenleri arasında yer alır.En büyük zenginliği ise en büyük il olmasıdır.Konya, Konya ilinin (Yunanca; Ikonion (Ἰκόνιον), Latince; Iconium) merkezi şehiridir. Trafik plaka numarası 42′dir. 1875‘te kurulan Konya Belediyesi, 1984‘te çıkarılan 3030 sayılı yasa gereğince “Büyükşehir” statüsüne kavuşmuş olup 1989‘dan beri belediye hizmetleri bu statüye göre yürütülmektedir.
Köyler:
|
İlçeler:
|
|
|